|
Dünkü yazıma göz atanlar hatırlayacaktır; bugün Ahmet Yıldız'ın
"Ne Mutlu Türküm Diyebilene" üsbaşlıklı kitabını gözden
geçirmeye devam edecektik... Söylemiştim, önümüzdeki çalışma "sağlam
bir teorik zemine, zengin ayrıntıya, özenli bir dile dayanan"
türden bir çalışmaydı. Hatta "Ahh!" demiştim, "Keşke
bu ve benzer çalışmalar hiç değilse 'okullu' Türkiye Cumhuriyeti
vatandaşları tarafından ciddi bir şekilde tartışılabilse de, ulusal
kimliğimizin oluşum süreci çok daha akılcı bir temelde anlaşılabilse."
Ama nerdeee!.. Biz her zaman (tabii ki devletin teşviki ve gayretiyle)
ulusal kimliğimizi "Ben bir Türküm dinim, cinsim uludur"
benzeri dizelerle anlamaya ve anlatmaya çalıştık. Nasıl ki okullarımızda
çocuklarımıza hâlâ (yani 80 yıl sonra) "Bu vatan kimin?"
sorusunu sorduruyorsak. (Birkaç kere yazdım ama tekrarında fayda
var: Orta yaşlarına gelmiş bir Cumhuriyet'te hâlâ bu soru sorulur
mu? Bu kadar olur doğrusu; bu millet 80 yılda bu sorunun cevabını
da mı öğrenemedi? Daha "Kimin?"in sırası mı, tabii ki
bizim!)
Yıldız'ın kitabını "gözden geçirmek" çok zor bir iş.
Çünkü söylediğim gibi o derece "zengin aytıntı" içeriyor
ki, insan bunların hiçbirine (aktarmak açısından) kıyamıyor. Dolayısıyla
açıkçası ne yapacağımı, nasıl yapacağımı bilemiyorum. (En iyisi
tabii ki kitabı tez elden edinip doğrudan okumanız.) Karşılaştığım
bu zorluklardan dolayı şöyle bir yöntem uygulayacağım: Yıldız'ın
tezini ana hatlarıyla özetledikten sonra kitaptan bazı bölümleri
olduğu gibi aktaracağım. Bu bölümler kimi zaman bizzat Yıldız'ın
kaleme aldığı satırlardan, kimi zaman da yazarın başvurduğu kaynaklardan
yaptığı alıntılardan oluşacak.
Yıldız'ın bu çalışmasındaki temel tezi şu: Türk ulusal kimliğinin
inşasının teorik temelleri (Osmanlı dönemini bir kenara bırakacak
olursak) esas olarak üç farklı dönemde atılmıştır. Bu dönemlerden
ilke Milli Mücadele yıllarıdır. 1919-1923 yıllarına yayılan bu dönemde
Türk ulusal kimliği baskın bir "dini karaktere" sahip
olmuştur. Bu dönemde hakim olan tanım, "Anadolu ve Trakya'daki
Müslüman halkı Türk olarak" kabul eden tanımdır. "Burada
Türklük mülki açıdan sınırlandırılmış Müslümanlıkla özdeştir."
Bu dönemin bugün için de önemini koruyan bir özelliği, "İslam
kardeşliği" temelinde Kürtlere yapılan çağrıdır. Mustafa Kemal
Paşa'nın Kürtlerin aşiret ve dini önderlerine gönderdiği telgraflarda
"İslam kardeşliği ve Ermeni tehlikesi" önerilen ittifakın
"ortak paydasını"nı oluşturmaktadır. Ahmet Yıldız, bu
döneme hakim söylemin (bizzat Mustafa Kemal Paşa'nın dilinde) "diğer
etnik kimlikleri" de düşünerek "Türk milleti" yerine
"Türkiye milleti" ifadesini seçtiğini belirtmektedir.
Yıldız'ın sınıflamasında ikinci dönem 1924-29 yıllarını kapsamaktadır.
Bu dönem, "dini tanımdan radikal bir kopuş"un açıkca belirdiği
ve Türk ulusal kimliğinin "Cumhuriyetçi" karakterine özellikle
vurgu yapılan yıllardır. Yani özetle , dine yaşama alanı olarak
artık yalnızca "vicdanlar ve mabetler"in tahsis edildiği,
"militan bir sekülarizm"in boyverdiği, "dilde, kültürde
ve ülküde birlik" şiarının telaffuz edildiği bir dönem... Türk
ulusal kimliğinin açıkca "etnik" esasta tanımlandığı yıllar
henüz gelmemiştir. "Türk"ün tarifi (24 Anayasası da şahit)
henüz "hukuki-siyasi" bir mahiyet arzetmektedir. Ancak
Yıldız, bu son iki terimden ikincisinin, yani "siyasi"
mahiyetin ilkine göre çok daha belirleyici olduğunu belirtmektedir
ki, tamamen haklıdır. Yani özet olarak, bu dönemde, "Türkiye
Cumhuriyeti vatandaşı olan ve Türkçe konuşan, Türk kültürüyle yetişmiş
ve Cumhuriyet ülküsüne sadık herkes Türk olarak" kabul edilmektedir.
Dinin ulusal kimliğin inşasında bir önceki dönem işgal ettiği merkezi
yer ve rolden söz etmek artık mümkün değildir.
Tahmin ettiğiniz gibi asıl "parlak" dönem üçüncü, yani
1929-1938 (çünkü unutmayın,Türk ulusal kimliğinin "Kemalist
inşasının teorik temellerinden" söz ediyoruz) yıllarını içine
alan dönemdir. Bu dönemi, "ulusal topluluğu etniklik ekseninde
tanımlayan ve ortak köken duygusunu temel alan ırki-soya dayalı
motiflerin, Cumhuriyetçi tanıma eklemlenmesi çabaları oluşturmaktadır."
Peki bu dönemin "Türk" tanımı nasıldır? Şöyle:
"Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olup Cumhuriyet ülküsünü benimsemiş,
Batılılaştırılmış Türk kültürüne bağlı, Türkçe konuşan ve köken
itibariyle Türk olan herkes, kâmil, hakiki ya da öz Türk'tür. Bu
parametreleri tam karşılamayanlar, ırkî bakımdan güçlenmek ve arılık
kazanmak, Türkçe'yi anadili olarak sahiplenmek, yekpare bir karaktere
sahip Batılılaştırılmış Türk kültürünü Cumhuriyet ülküsü ile birlikte
benimsemek ve dini değerlerden arınmış olmak gibi telafi edici araçlara
başvurmak zorundadırlar."
Görüyorsunuz; şöyle böyle değil, "Türk" (ve dolayısıyla
"Mutlu") olmanın bayağı zor olduğu yıllarmış doğrusu...
Kürşat Bumin, Yeni Şafak
17.11.04
|