'Ulusal sol'un tehlikeleri
 

Bir önceki seçimde varoşların, lümpenlerin, radikalizm ihtiyacı içinde olan kesimlerin, adım adım kabartılıp şahlandırılmış bir milliyetçilik duygusunun oyunu alan DSP'nin aynı kervanı yeniden yakalamak ihtiyacı içinde ortaya attığı 'ulusal sol' kavramı şimdi daha da büyük bir tehlikeyi tahrik ediyor. Çünkü, bu anlayış Türkiye'de keskin bir kutuplaşma tehlikesi taşıyor. Bundan böyle solcular, 'milliyetçiler' ve 'enternasyonalistler' diye ikiye ayrılma tehlikesiyle karşı karşıya.
Daha da beteri bu çıkış sola değil milliyetçiliğe ve milliyetçi radikal partilere yarayacak.
Türkiye gibi milliyetçiliğe duyarlı bir toplumda bunun yaratacağı büyük çıkmazı görmemek için insanın gerçekten saf olması gerekiyor. Öteki sağ partilerin de aynı yola girmesiyle önümüzdeki dönemde milliyetçilik kavramı çığ gibi gelişecek. Yakın faşizm tehlikesi büyüyecek. Bu çıkmazın mutlaka aşılması gerek. Aksi takdirde, Kürt meselesi, azınlıklar meselesi gibi 'barut'ların üstüne sağdan da soldan da açılmış bu 'ateş'le gitmenin tehlikesi ortada.
Kaldı ki, milliyetçilikten söz ederken Ecevit'in öne sürdüğü ibi, 'Ulusunu düşünmeyen sol olmaz' sözünün de hiçbir anlamı yok. Çünkü, solun enternasyonalizm uğruna ulusal çıkarları ve bağlamı yok saydığı çoktan aşılmış bir eski ve ucuz demagojidir. Şimdi onu tersine çevirerek bir yere ulaşmaya çalışmak daha da ucuz bir popülizmdir.
Buna mukabil 'karşı sol'da yer alan 'liberalleşme' veya 'liberal-sosyal sentez' önermesi de Türk solunun kuramsal, kavramsal açılımlardan, onları temellendirecek bir birikimden ne derecede yoksun olduğunu açıkça gösteriyor.
Dünyada da Türkiye'de de sol 1980'lerden sonra ağır bir darbe yedi. Türkiye'deki politikanın dönemsel değişimleri içinde sol zaman zaman toparlandı, iktidar ortağı ve iktidar oldu. O arada uzun tartışmalar yaşandı. Bunlar, içinden geçilen koşullarla solun nasıl bir ilişki kurması gerektiğine dönük sorgulamalardı. Bu anlamda yerleşik, CHP üstünden evrilen solun ne kadar tutucu olduğu anlaşıldı.
Bir örnek vereyim: Şimdi, kimsenin aklı almayacak ama, SHP'deki iç iktidar çekişmelerinden birisinin nedeni o dönemde ortaya çıkmış, TRT'ye rakip 'özel' televizyon kanallarının meşru olup olmadığıydı. Gerçi ortada bir yasal sorun vardı, ama bu konu parti içinde bölünmeye yol açabiliyordu. Şimdi akan suyu durduran 'değişim' kavramının bir zihinsel durum olarak, teknolojik bir olgu olarak o bilince bu kadar uzaktı.
Şimdi bu muhafazakârlıktan liberalleşme ve solu yeniden tanımlama noktasına geldik. Fakat, bu kavramların içinin doldurulması, işlenmesi, projelendirilmesi, süreçlendirilmesi gerekiyor. Buna şu aşamada olanak yok. Sadece, anlamını her geçen gün biraz daha yitiren veya belirsizleştiren bir 'değişim' kavramına yapışarak sol etkinleşeceğine inanıyor. Bu da bir kişiyle temsil ediliyor.
Oysa bu daha da tehlikeli bir gidiş. Çünkü, inanmanın sonundaki aldanmışlık duygusunun yaratacağı tepki çok daha keskin tavırları bekleyecektir Türkiye'de. O nedenle solun kendisini çok ciddi olarak tanımlaması gerekiyor. Bu, önemi açık olsa da, liberalleşme kavramıyla karşılanamayacak, daha fazlasını isteyen bir şey. Somut koşullara somut yanıtlar vermekle ilgili bir durum. Türkiye'nin asıl ihtiyaç duyduğu şey o. Her sınıfta ve her düzeyde kendisine yabancılaşmış insanların oluşturduğu bir toplumu dönüştürmek, yeni bir proje sorunudur. Solun bu hengâmede israf ettiği şans budur. Onun da birkaç hassas noktası var ki, ancak çarşambaya değinebilirim.

H. Bülent Kahraman, Radikal ; 2.09.2002