| |
Baykal, değiştiğini söylüyor. Nasıl değiştiği
muamma. Kökten yenilik isteyen toplum, yine parti içi siyasete gömülen
CHP'de aynı suratları buldu Cumhuriyet'in partisi Cumhuriyet'in
gerisinde. Derviş, CHP'de yama gibi duruyor. Seçimden sonra kapının
önüne konulma tehlikesi büyük Anadolu insanı 'Anadolu insanı' olmak
istemiyor, 'dünyanın insanı' olmak istiyor. Derviş'i de dünyayla
arasında bir köprü olarak görüyor
Türkiye, şaşırtıcı sayıda partiyle yeni bir seçime gidiyor. Ama
bu partilerin ne tür toplumsal projelere sahip oldukları, topluma
ne önerdikleri, ciddi sorunları nasıl çözecekleri konusunda, hemen
hiç kimsenin bir bilgisi yok. Daha henüz hiçbir konuşmasında hiçbir
somut çözüm önerisini dile getirmemiş olan Tayyip Erdoğan ve partisi
AKP, niye birinci parti konumunda? Bildik particilik anlayışını
milletvekili listelerine yansıtan Deniz Baykal ve CHP niçin ikinci
parti durumunda? Bunları bilen yok. Kemal Derviş, Tayyip Erdoğan,
Deniz Baykal, Tansu Çiller ve Mesut Yılmaz halkın gözünde neyi temsil
ediyor? Neden bazıları kaybediyor, bazıları kazanıyor? Aralarındaki
farklar neler? Türkiye siyasetiyle ilgilenen herkes bunları merak
ediyor. Ama Türkiye'de şu andaki siyasi tabloyu herhangi bir Batı
ülkesinin yerleşik mantığıyla kavramak çok güç. Türkiye siyasetini
anlayabilmek için Türk toplumuna, onun beklentilerine, onun kızgınlıklarına
ve dile getiremediği özlemlerine bakmak gerekiyor. Önde gelen sosyologlarımızından
Boğaiziçi Üniversitesi öğretim üyesi profesör Faruk Birtek ile bu
siyasi partilerin ve liderlerin toplum için ne ifade ettiğini, siyasi
partilerin konumunu, halkın siyasetten ve siyasetçiden beklentilerini
konuştuk.
Yaklaşan seçimlerde birçok partinin baraj altında kalması, belki
de siyaset sahnesinden silinmesi bekleniyor. Buna karşılık Tayyip
Erdoğan ve Kemal Derviş gibi yeni liderler siyasete giriyor. Türk
siyasetinde yeni bir döneme girildiği söylenebilir mi bunlara bakılarak?
Yeni bir döneme toplum girmek istiyor ama partiler müsaade etmiyor.
Siyasi partilerde katiyen bir yenilenme yok. Türkiye bu seçimlere
de tıkanmış bir siyasi yapıyla giriyor. En çok değişim vaadi vermeye
mecbur olan CHP'nin yapısında bile bir değişiklik olmadı. Oysa toplum
yenilik arıyor.
Halkın aradığı yenilik nedir?
Halkın büyük çoğunluğu dünyayla bütünleşen bir Türkiye istiyor.
Türk insanı Avrupalı olmayı, Avrupa milletleri seviyesinde yaşamayı
arzuluyor. Ama siyasi partilerin yapısının halkın bu istemiyle alakası
yok. Partiler halktan çok daha yerel. Eski politikalar, kadrolar
sürüyor. Mesela Deniz Baykal değiştiğini söylüyor. Baykal'ın nasıl
değiştiği bir muamma. Söylediği laflar öyle makro ki, somutta neyin
değiştiği bilinmiyor. Zaten siyasette artık laf da yeterli değil,
uygulamayı görmeliyiz. Siyasette herkes, 'Avrupa Birliği'ne taraftarız'
diyor. Ama CHP'nin AB konusunda da kesin bir çizgisi yok. CHP hâlâ
'mutaassıp milliyetçi' bir parti.
Niye?
MHP radikal milliyetçiyse, CHP de mutaassıp milliyetçilik yapıyor.
CHP söylemini yenilemiş olsa da 1960'ların söylemi Baykal'da sürüyor.
Milliyetçilik içine odaklanmış ideolojiden kaynaklanan bir söylem
bu. Öyle ki Baykal, 'Bizde uluslaşma süreci tamamlanmadı' gibi korkutucu
bir tespitte bulunabiliyor. Biz hâlâ ulusallaşma savaşı vereceksek,
AB ile nasıl entegre olacağız peki? Türkiye artık bunları aştı,
uluslaşmayı da tamamladı. Şimdi Türkiye'nin yeni dünyalara açılması
lazım.
Tayyip Erdoğan'ın da elle tutulur bir önerisi yok ama oyları yükseliyor.
Oyları niye yükseliyor sizce? Erdoğan'ın siyasetteki varlığı halkın
hangi ihtiyacının cevabı?
Erdoğan'ın siyasetteki ağırlığı tepki oylarıyla artıyor. Bugünkü
Türkiye'nin şartlarında kendisine çıkış yolu bulamayan, önü tıkalı
insanların bir tepkisi bu. Ekonomik krizin, işsizliğin bunalttığı
bir dönemde, değişim süreçlerini tamamlayamamış Anadolu'nun, 'Artık
yeni bir şey olsun da ne olursa olsun' diyerek Erdoğan'a verdiği
bir destek bu. Yoksa insanlar onda somut bir şey görmüyor. Erdoğan
da zaten Türk siyasetinde tamamıyla bir muamma. Çizgisi hiç belli
değil. Uygulaması ne olacak bilinmiyor. İzlediğim şu ki, bunu zaten
kendisi de bilmiyor.
Erdoğan'ın siyaset yapma biçiminde de bir yenilik yok ama 'yeni'
sözcüğünün en çok telaffuz edildiği bir dönemde parladı. Bu çelişkiyi
nasıl açıklayabiliriz acaba?
Tıkanmışlıktan bunalan toplum, sanki bir şey söylemeyenin yeni olabileceği
gibi bir uzak umudun peşinde şimdi. Yalnız şunun da altını çizmek
gerekiyor tabii. Erdoğan, aynı zamanda muhafazakâr kesimin demokratik
bir Türkiye'de yaşama özlemini de yansıtıyor. Onun, türban ve Kuran
kursu konusundaki suskunluğu bile halka umut veriyor. 'Acaba bu
haklarımız, yeni bir üslup ve yeni bir çabayla temin edilebilir
mi' diye düşünüyorlar. Ama Erdoğan bireysel hak ve özgürlükler konusunda
dar kalıplara sıkışmış yerel bir tutum içinde. Nasıl halk siyasi
partilerin önündeyse, Bülent
Arınç gibi isimleri barındıran AKP de Erdoğan'ın önünde gözüküyor.
Kemal Derviş Türk halkı için ne ifade ediyor? Kendisine yöneltilen
bu kadar eleştiriye karşın hâlâ nasıl bu kadar popüler olabiliyor?
Derviş, dünyaya açıklığıyla, uluslararası söylemi ve kültürüyle,
hatasını kabul eden, tereddütlerini açığa vurmaktan çekinmeyen saydam
üslubuyla, aydınlık yüzüyle dünyayla bütünleşmek isteyen genç Türkiye'nin
sesini veriyor. Derviş'in, kendisini dünyada ispat etmiş, tamamen
antiyerel biri olması, Türkiye'deki yepyeni bir özlemi yansıtıyor.
Bu özlem, uluslararası bir Türkiye olma özlemidir. Ve ilginçtir,
yurtdışından gelen Derviş, Türk halkının kalp çarpıntısını bütün
siyasi partilerden çok daha doğru aksettiriyor. Artık Anadolu insanı
Anadolu insanı olmak istemiyor 'dünyanın insanı' olmak istiyor.
İnsanlar, Derviş'i dünya ve Avrupa'yla bütünleşmede hakiki bir köprü
olarak görüyor.
Derviş'in şeffaf bir politikacı olduğu görülüyor. Sorunları, alışmadığımız
bir açıklıkla dile getiriyor. Kendisini değil daima bir ekibi övüyor.
Derviş, yeni bir politikacı tipinin habercisi olabilir mi?
Keşke olabilse. Derviş bugün partilerden daha önemli konumda. Çünkü
partiler eski düzeni, Derviş ise yeni bir özlemi yansıtıyor. Toplum,
bu politikacı tipini arzuluyor ama bunun arkası gelecek mi, siyasi
yapı izin verecek mi bilmiyoruz. Zira problem siyasi partilerde.
Partiler, 60'ların söylemiyle ve değişmeyen bilgi dağarcıklarıyla
Türkiye'nin özlemlerine ışık tutamıyorlar. Derviş, bakanken ilk
basın toplantısına bütün kadrosuyla çıkmış ve tartışmaya kadrosunu
da dahil etmişti. Şimdi Baykal'ı basın toplantılarında görüyoruz.
Baykal gene tek lideri oynuyor, 'Kemalcim de yanımda otursun' yaklaşımını
sürdürüyor. Tabii esas sorun, seçimden sonra ne olacak...
Sizce ne olacak?
Listeler açıklandı ve karşımıza gene aynı gerçek çıktı. Ankara tam
bir labirent. Bu labirentin içine giren çıkamıyor. Başkent, siyaseti,
partileri ve hükümetiyle, Türkiye'den kopuk ve çoğu zaman da Türkiye'den
geride duruyor. Ankara'nın labirent görüntüsü en bariz CHP için
geçerli. Cumhuriyet'in partisi Cumhuriyet'in gerisinde. Derviş bu
yapıdaki bir CHP'de yama gibi duruyor. CHP büyük bir fırsatı gene
heba etti ve kökten yenilik isteyen toplum, parti içi siyasete gömülen
CHP'de yine aynı suratları buldu. Oysa yenilik sadece Derviş'le
değil, gençleri, kadınları ve yeni sesleri partiye etkin bir konumda
dahil etmekle olacaktı. Dünyadan ve Türkiye'den uzak durarak, kendi
içine kapanarak yenilenmeye imkân yok. Bu görünüm, CHP'nin son nefesidir.
Nasıl yani...
Seçimden sonra Derviş'in CHP'nin dışına atılacağı, kapının önüne
konulacağı ve böylece Derviş'in sadece bir seçim propagandası malzemesi
olarak kullanılmış olacağı yönünde kesin bir tehlike görüyorum ben.
Seçimden sonra oluşacak bir koalisyonda, Derviş küçük bir konuma
sokulabilir. Bu noktada Derviş'in varoluşçu bir karar vermesi gerekir.
İçeride mi kalarak yoksa CHP dışına mı çıkarak bir siyasi güce dönüşmek
istiyor? Dışarıda kalırsa bu, Türkiye için bir şans olur.
Peki bu seçimler için, alıştığımız tipteki politikacıların ve politikaların
varlığını sürdürdüğü son seçim diyebilir miyiz? Bu seçimden sonra
siyaset sahnesinde ciddi değişimler olur mu?
Bunun olabilirliğini fazla görmüyorum. Esas mesele Seçim Kanunu'dur,
yani milletvekilini güçlü bir kişilik haline getirmektir. Seçim
Kanunu değişmedikçe bu partilerde değişiklik olmaz. Bu Seçim Kanunu'yla
biz siyasette başka bir rozet altında hep aynı insanları göreceğiz.
ANAP bittiğinde, ANAP'taki kadrolar başka partilere gidecek, başka
bir değişiklik olmayacak.
ANAP barajı aşamayacak gibi gözüküyor. Genellikle bu durum, halkın
bu partinin lider kadrosuna duyduğu güvensizlikle açıklanıyor. Sizce
bu açıklama durumu görebilmemiz için yeterli mi?
Belki de yeterli. ANAP söylemi doğru, uygulaması eksik bir parti.
Uygu-lamasıyla söylemi arasında bu kadar büyük fark olan bir başka
parti daha yok. Zamanında en aşırı milliyetçi diskuru vermiş olan
Mesut Yılmaz, bugün başka tutunacak dalı kalmayınca AB'ci olmuş
durumda.
Mesut Yılmaz'ın oy kaybetmesi ona duyulan güvensizlikle açıklanıyor
ama bir zamanlar halk tarafından tümüyle güvenilmez bulunan Tansu
Çiller'in oyları nispeten artıyor. Bunu nasıl açıklamak gerekir?
Eğer güven çok önemliyse Çiller nasıl oylarını artırıyor?
Söylediğiniz doğru, ama ANAP'ın yapmayıp da Tansu Çiller'in yaptığı
çok önemli bir şey var. Çiller, bugün siyasette, ekonomiyle ilgili
somut laf
eden tek kişi. Zaten insanlar da artık mikro, somut öneriler bekliyor.
Çiller, ekonomik krizden en çok etkilenen KOBİ'lere, esnafa dönük
somut ve cazip ekonomik politikalar öneriyor. Böylece DYP, Türkiye'de
en büyük istihdamı sağlayan küçük ve orta ölçekli üreticilerin nabzını
herkesten sıkı tutuyor. ANAP ise herkese cevap vermek isterken,
herkesi yarı yolda bırakıyor.
Eskiden seçimler sert tartışmalarla ve karşılıklı ağır suçlamalarla
geçerdi. Gerçi seçime epey zaman var ama gene de seçim sathı mailine
girmemize rağmen geçmişteki gibi çok sert suçlamalarla karşılaşmıyoruz.
Daha uygar ve hoşgörülü bir dönem mi başlıyor?
Türk toplumu ileriye bakıyor. Geride politika yapılmasını, eskilerden
konuşulmasını istemiyor. Bu da tabii siyasetteki üsluba yansıyor.
Ayrıca milletvekili aday listelerinde de gördük, AKP ve MHP merkeze
uzanmaya çalışıyor. Bu, kentli orta sınıfa ve iş dünyasına kendisini
kabul ettirebilme çabasıdır, Türk demokrasisi için çok olumlu bir
gelişmedir. İşte, bu ılımanlaşma da uç söylemleri törpülüyor.
Eskiden siyasete giren insanlar devlet olanaklarından yararlanırdı.
Parti taraftarlığı bu olanaklardan yararlanmak için bir fırsattı.
Son yasalar ve düzenlemeler artık siyasetçilerin devlet kesesinden
beslenmesini önlüyor. Bu, siyasetçi profilinde bir değişiklik yaratacak
mı sizce?
Yaratması gerekir ama henüz bu noktaya gelmedik. Çünkü hâlâ eski
yüzler, eski kadrolar, parti amblemlerini değiştirip ortalıkta dolaşıyor.
Ama şu gerçek ki kamu küçüldükçe, siyasetçi tipi de değişecek. Zaten
özelleştirmenin de en olumlu tarafı ekonomik değil, siyasidir. Patronaj
mekanizmalarını kısıtlaması, siyaseti bağımsızlaştırması ve siyasetçi
kimliğini değiştirme imkânını sağlamasıdır.
Sizce şu anda Türk halkının özlediği siyasetçi tipini nasıl tarif
etmek gerekir?
Anketlerden de belli ki Kemal Derviş tipini arzuluyor ama halkın
arayıp da bulamadığı biri daha var. O da, Türkiye'nin somutunda
problem halleden biri. Turgut Özal bunu yapıyordu. Bugün halk, Özal'ın
yeni bir şeklini arıyor. Özal'ın yanlış yaptığı çok şey var ama
onun en önemli başarısı sorunlara ideolojik değil, pragmatik bakması
ve darboğazlara çabuk çare bulması, kördüğümleri İskendervari kesip
atmasıydı. Türkiye'nin sorunlarını mikro düzeyde çok iyi bilen Özal,
pragmatik oldukça başarılı oldu, ideolojik davrandıkça yanlış yaptı.
Ne gibi yanlışlardı bunlar?
Kapitalizm ideolojisine gereğinden fazla inandığından Türkiye'de
hayvancılığı yok etti mesela. Türkiye toplumu bugün mikro sorunları
iyi bilen, bunlara çözüm getiren, hoşgörüyü, demokrasiyi ve bireysel
hak ve özgürlükleri destekleyen bir kişilik arıyor. Dolayısıyla
halk sadece Derviş'i değil, başka birini daha arıyor. Derviş'in
bugüne kadarki uygulamaları makro düzeyde oldu. Gümrük mevzuatından
tarımdaki sulamaya, mikro bazda neler yapacağını bilmiyoruz. Tayyip
Erdoğan'a gelince, o ise hâlâ halkın aradığı insan olduğu izlenimini
vermiş değil.
Türk siyasetinde Avrupa Birliği de belirleyici unsur gibi gözüküyor.
Halk sizce AB konusunda nasıl bir politika izlenmesini istiyor?
Türk halkı Avrupa'daki insan gibi refah içinde, hukukun güvencesinde,
demokratik ve saydam bir ortamda yaşamak istiyor. Halk Türkiye gerçeklerinden
bıktı. 'Yeter artık Türkiye gerçekleri. Benim Avrupalılardan neyim
eksik' diye düşünüyor ve Türkiye gerçeklerine 'good bye' diyor.
Aslında mesele AB meselesi değil, Türkiye gerçeklerinden kurtulmak
için Batı'ya doğru kaçmak meselesi. Cumhuriyet'in de, Tanzimat'ın
da vaadi bu değil miydi? Bugün azınlık vakıfları sorunu, anadil
problemi gibi Osmanlı'nın da gerisinde kalmış uygulamalar var. Bana
göre, Türkiye'de Sevr korkusu yaratanlar Sevr hortlaklarıdır. Sevr
çoktan bitmiş, biz istiklal savaşını kazanmışız. Biz kazanan milletin
evlatlarıyız. Niye Sevr'i yaratmak istiyorlar ki? Kazandığımız bir
harbi bir daha çete savaşına dönüştürmenin anlamı var mı? Türkiye'de
en milliyetçi kesim, en antimilliyetçi söylem içinde. Bunlar Wilson'un
doktrinlerini geri getiriyorlar Türkiye'ye.
Türkiye, sosyolojik yapısına baktığınızda, AB'ye hazır bir toplum
görüntüsü veriyor mu size?
Vermiyor. Türkiye, yarattığı düzenle, yaşam seviyesi ve kalitesiyle
Avrupa'ya hazır değil. Toplum sadece öz-lem olarak Avrupa'ya hazır
bizde. Ayrıca Türkiye'de sanıldığı gibi bir zihniyet problemi de
yok. Kadınlar ve gençler yeniliğe çok açık. Ama siyasi partiler,
gençleri ve kadınları siyasetin odağı yapmıyor. Oysa kadınların
kafası erkeklerden çok daha berrak bu toplumda. Çünkü kadınların
hegemonik bir geçmişleri yok, Türkiye gerçekleriyle bir menfaat
ilişkileri yok. Türkiye gerçeklerini erkekler yapmış. Erkekler yararlandıkları,
beslendikleri bu gerçekleri değiştirmek istemiyor. Bu yüzden de
değişime, yeniliğe daha kapalı duruyorlar. Ancak bu toplumdaki gençlik
25 yaşından sonra hemen ihtiyarlıyor, büyükleri gibi oluyor. Çünkü
bizimki gibi geleneksel, ataerkil toplum, gençleri çok erken mesul
insan durumuna getiriyor. Erkeğin hemen erkek olması, geleneksel
erkek modelinin içine girmesi gerekiyor.
Faruk Birtek ile Söyleşi - Neşe Düzel, Radikal
; 16.09.2002
|