|
Türkiye haklı olarak Avrupa Birliği'ne kilitlenmiş durumda. Sadece
bunu düşünüyor, sadece bunu konuşuyoruz.
Geçtiğimiz hafta Brüksel'deydim. Avrupa Parlamentosu'nda bir konuşma
yaptım. O konuşmanın tamamını size de sunuyorum.
“Türkiye tarihi ve kültürü açısından Avrupalı bir ülke mi?” sorusu
gündeme geldikçe, benim aklıma İstanbul’daki Cizvit papazlarının
kurduğu ve Fransızca eğitim yapan Saint-Joseph Lisesi’ndeki yıllarım
gelir.
O yıllarda, okuma kitaplarındaki okuma parçalarından birini dün
gibi hatırlarım. Anatole France, çocukluk anılarından söz ederken,
küçük bir serçe gibi Luxembourg Parkı’nı nasıl geçip gittiğini anlatırdı.
Okulların yeniden açıldığı Sonbahar günlerini de “akşam yemeklerinin
de lamba ışığında yendiği günler olarak” tanımlardı.
Anatole France’ı, beş yılımı geçirdiğim Paris’teki Luxembourg Parkını
ve melankoli Eylül’ü tutku ile sevmeye devam etmem belki de o günlerden
kalmadır.
Aradan yıllar geçti, oğlum da bir Fransız okuluna, Saint-Benoit’ya
girdi. Bir Avrupa klasiği olan ve dünya döndükçe Fransız okul kitaplarında
yer alacağına inandığım Anatole France’ın derinlikli okuma parçaları
uçup gitmişti.
Bizim dönemimizde Anatole France okuyan, Verlain’in şiirleriyle
büyüyenler herhalde kendi kendilerine soruyordur, o dönemdekiler
mi daha Avrupalı, yoksa bugünkü gençler mi?
Avrupalılar insanlık kültürünün ve tarihinin bir parçası. Dokuz
gezegenli güneş sisteminin bir gezegeninde yaşıyoruz. Bizim gezegenimize
en yakın olanı ise Mars. Şayet Merih’te hayat var ise, Merihliler
var ise, bizleri Avrupalı, Asyalı ya da Uzakdoğulu diye ayırmayıp,
topyekün “dünyalı” diye değerlendirmektedirler.
Merihlilerin bize yakıştırdığı “dünyalı” sıfatını, coğrafi bölgelere
göre bakıp yerelleştiren bizleriz.
Dünyalıların tarihi de, kültürü de çağlara göre değişiyor. Orta
çağ bir başka, modern çağ bir başka, şimdilerde sanayi dönemini
kapatarak sanayi sonrası döneme adım atan dünya bir başka.
Avrupa ülkelerinin özellikle bazılarında patlak veren “Türkiye
tartışmasını” belki biraz da bu çağ değişiminin herkes için doğurduğu
kimlik krizine bağlamak gerek. AB’de kendi yeni durumunu, değişen
“zamanın ruhunun” kendi kimliği üzerindeki sarsıcı etkisini Türkiye
üzerinden tartışıyor.
Küreselleşmenin tartışılmaz etkisi yakıp kavururken, herhangi birimizin
statik bir analiz yapması mümkün mü?
Avrupalılığı modernleşme, modernleşmeyi de doğa üzerinde insanın
egemenliğini sürekli pekiştirmesi olarak tanımlarsak, Türkiye 1622’den
beri, ta ilk reform hareketleriyle Batı’ya benzemeye çalışmakta.
Ancak, Bizans’tan devir alınan sosyo-ekonomik yapı nedeniyle, benzemeye
çalıştığı Avrupa’nın “üretim biçimini” değil, tüketim kalıplarını
taklit ederek “batılılaşma” gayreti içinde.
Halbuki, batının mevcut yapısını “üretim biçimindeki” değişimler
doğurdu. Türkiye ise modernleşmeye “üretim” açısından bakmadığı
için köylülüğü geride bırakan, sanayileşmesini tamamlayan bir aşamaya,
henüz gelemedi.
Özellikle jakoben geleneğe mensup olan Batılı ülkeleri Türkiye'deki
asker bürokratların üstyapı devrimleriyle gerçekleştirdiği "Kemalist"
düzenlemeler ve kurulan cumhuriyet rahatlattı. Üretim biçiminin
modernleşmeyi üretip üretmediğiyle fazla ilgilenmediler. Kemalist
devrimin otoriter, merkeziyetçi ve devletçi özüyle de...
Bugün, Türkiye'nin AB'nin de büyük katkısıyla "Kemalist modernleşmeden
demokratik modernleşmeye" geçtiği göz ardı ediliyor. Demokratik
modernleşmenin bir öncekine göre iki temel farkı; halkın katılımı
ve üretim biçimindeki değişimdir. Gümrük Birliği Türkiye'nin sanayi
yapısında, değişimin temel dinamiğini üreten bir enerji sağlamıştır.
Batı'yı ürküten görüntü, derinlemesine bakıldığında, çevredeki Müslüman
kitlelerin demokratik sisteme entegrasyonu ve kalkınma sürecine
dahil edilmesidir.
Alışılagelen Kemalist yapının değişimi, bu değişimi günlük bir
izlemeye doğal olarak almayan Batı kamuoyunun bir kısmını huzursuz
etmiş, Türkiye'yi tartışma odağına oturtmuştur.
Halbuki mevcut durum bir şanstır. "Demokrat-Müslüman"
kimliği var olacaksa, bunu doğurabilme kabiliyetine sahip tek ülke
belki de Türkiye'dir.
Müslümanlığın siyasi bir hedef değil, bir kültür olarak algılandığı,
rejimi çoğulculuğun, ekonomiyi piyasanın oluşturduğu bir Türkiye,
Batı ile Doğuyu da birbirine tanıştıran bir aracı olur.
Aristokrasiyi burjuvazi yıkmıştı. Burjuvaziyi ise kol gücünün rolüne
son veren küreselleşme yıkıyor. Kol gücünden beyin gücüne, sanayi
fabrikalarından bilgisayarlara geçen dünyada, beğensek de beğenmesek
de, kimi alışkanlıklarına çok yabancı olsak da, altı milyar insanın
sisteme katılmaya başladığı yeni bir gün doğmakta...
Bunu kabul edip değişecek miyiz, yoksa reddedip eskinin özlemine
dayalı olarak hızla ihtiyarlayacak mıyız? Kültürünü Müslümanlığın
oluşturduğu yeni bir dünya ile el sıkışacak mıyız, sıkışmayacak
mıyız? Avrupa'ya göre daha genç, dolayısıyla birikimi daha yetersiz,
kaotik ve enerjik olan yeni bir gücü kendimize gençlik aşısı olarak
kabul edecek miyiz, etmeyecek miyiz? Avrupalılar'ın cevap vermesi
gereken sorular bunlardır...
Avrupa Birliği, toprakların, emeğin, sermayenin oluşturduğu ulus-devlet
sürecinden, yaratıcılığın asıl zenginliği üreten insan beynini ve
dolayısıyla “insanın üstünlüğünü” esas alan, bir önceki tabuları
yavaş yavaş öldüren bir insanlık durağı. AB, insanın doğumundan
ölümüne yaşamının her anını daha nitelikli hale getirmeyi temel
hedef alan yeni bir sürecin farklı bir örgütlenme dönemi.
AB, bu kez ulus-devletlerin değil, farklı insanların, teker teker,
birey olarak oluşturduğu “ortak değerlerin” çatısı. Anayasal yurttaşlık,
anayasal yurtseverlik bu yeni durumun ifadesi değil mi?
Türkiye Avrupalı mı?
Anatole France’ın çocukluk anılarından habersiz, Verlain’in şiirinden
yoksun yeni kitleler artık böyle bir soruyu maalesef çok anlamlı
kılmıyor.
Çünkü artık herkesin dünyalı olduğu yeni bir dönemdeyiz. Belki
de hepimizi huzursuz eden şey, çağın bu yeni devrimidir.
Mehmet ALTAN
05.12.2004
|