| |
Cüneyt Özdemir önceki akşam BeşNBirK'da her zamanki yumuşak, sıcacık
üslubuyla Orhan Pamuk'a edebiyattan siyasete birbirinden güncel
soruları peşpeşe sordu. Pamuk da tek bir soruyu bile geçiştirmeden
makineli tüfek hızıyla kapsamlı ve derin yanıtlar verdi. Söyleyeceği
o kadar çok şey vardı ki, konuşma hızını takip etmekte zorlandığınız
halde, onun kendi düşünme hızının gerisinde kaldığını fark edebiliyordunuz.
Enfes bir söyleşiydi. 40 dakika boyunca nefesimi tutup izledim,
sizlerle de paylaşmak istiyorum:
Soru: Brüksel'den çıkan karardan memnun musunuz?
Pamuk: Çok memnunum. Bekliyordum zaten bu kararı. Türkiye AB'nin
kapısını çaldı. "Biz ekonomik ve kültürel anlamda Avrupalı
olmak istiyoruz" dedi. AB'nin bize karşı önyargısı vardı. Müslüman
olduğumuz için "Bunlar bıyıklı, üstleri başları da biraz şey"
dediler. Aslında biraz da haklıydılar. Biz de gerekeni yaptık. Kendimize
çeki düzen verdik. İnsan hakları ve ekonomi konusunda kendimizi
geliştirdik. Son 2 yılda çok şey yapıldı. Bizim için büyük bir değişiklik.
Bu kadar uğraştık, bir gün aldık. Bırakın da 3 gün kutlayalım şunu.
Bundan sonrası için koşulan şartlar da, hep Türkiye'yi daha iyiye
götürecek şartlar.
Dini diktatörlük mü?
Soru: Güney Kıbrıs'ın 3 Ekim'e kadar tanınması konusunda ne düşünüyorsunuz?
Pamuk'un yanıtı net ve cesur: Türkiye'nin 30 yıldır bir Kıbrıs sorunu
var. Bir 30 yıl daha Kıbrıs sorunuyla yaşamak istiyor muyuz? Soru
aslında şu olmalı: Türkiye kendini tüm dünyadan yalıtıp AB'ye girememiş,
fakir, demokrasinin aniden dini diktatörlüğe veya askeri diktatörlüğe
dönüşebileceği bir ülke olmak mı istiyor, yoksa AB'ye girmiş önü
açık bir ülke mi? Zaten referandumda da Kıbrıs'ta yaşayan Türklerin
% 60'ı "Biz Türkiye Cumhuriyeti devletine değil, Avrupa'ya
yakın olmak istiyoruz" dediler.
O, Erdoğan'ın sorunu
Soru: Muhafazakâr bir politikacının Türkiye'yi AB ile bütünleştirme
çabalarını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Pamuk: Recep Tayyip Erdoğan, muhafazakârdan öteydi. Siyasi İslamcıların
koyularındandı ve o tür belagatı iyi kullanırdı. Sosyal demokratların
yapamadığı şeyi yapması da aslında hayatın bir şakası, tuhaflığı.
Özdemir araya giriyor: Pekiyi Erdoğan'ın o günkü duruşuyla bugünkü
duruşu arasında bir çelişki yok mu?
Pamuk: O benim sorunum değil, Recep Tayyip Erdoğan'ın sorunu. O,
bugün yaptıklarıyla dün yaptıkları arasında bir çelişki görmüyor.
Ben onu kişi olarak değil, yaptığı işlerle değerlendiriyorum. AB
yolundaki çabaları için de müteşekkirim kendisine. Türkiye de Osmanlı
döneminde İslamın kurallarına göre yönetilen bir ülkeydi. Her ülke
değiştiği gibi insanlar da değişiyor. Biz de daha çoook değişeceğiz,
Recep Tayyip Erdoğan da daha çoook değişecek...
Özdemir bu noktada müthiş bir soru soruyor: Başbakan'ı bir roman
kahramanı olarak nasıl buluyorsunuz?
Shakespeare trajedisi
Pamuk'un yanıtı: "Bir romancının ağzını sulandıracak birisi
herhalde. 10 yıl önceki düşünceleriyle şimdi yaptıkları arasında
çok büyük fark var. Kendisi "Ben öyle değildim, siz abartıyorsunuz,"
diyor ama, hiç de öyle değil. 10 yıl önce Türk halkının içindeki
Batı düşmanı duyguları siyasi fayda için gıcıklardı, onları köpürtürdü.
Kendisine karşı asla bir öfkem yok, o yüzden söylemiyorum bunları.
Yaptığı işten de çok memnunum. Ama işte bu değişim, bir romancı
için çok ilginçtir. Bunu kendine nasıl kabul ettirdi mesela. Tabii
o bir zamanlar hapishane köşesinde otururken, bugün yağcılık yapanların
hiçbiri yoktu yanında. "Bu adam şiir okuduğu için hapse girdi"
demezler, "Bir tane de ben vurayım" derlerdi. Recep Tayyip
Erdoğan'ın öyle bir yerden buralara gelmesi, gerçek bir Shakespeare
trajedisi gibi olabilir. Bunları da ileride romancılar dikkate alır
ve keşfeder.
Soru: Pekiyi bu romancı siz olur musunuz?
Pamuk: Ben olmam. Kendisi iktidarda olduğu için. Çizgiyi çizmem
gerekir. Recep Tayyip Erdoğan'ın romanını yazmak istesem de, "Ben
şimdi yazmak istiyorum" diyemem asla. Mesafeyi mutlaka korumam
gerekir.
Meral Tamer, Milliyet
22.12.2004
|