| |
Basın medyaya dönüştükten sonra moda oldu: Okullar, özellikle de
özel okullar kıdemli gazetecileri konuşma yapmaları için çağırıyorlar.
Onlar da öğrencilere neler anlattıklarını, izlenimlerini filan birkaç
gün sonra sütunlarına taşıyor.
Karşı değilim elbette bu uygulamaya. İyi oluyor, sıcak bir temas
kuruluyor. Okul yönetimi ise... Hem öğrencilerine hareketli saatler
yaşatmış oluyor, hem velilere "boş durmuyoruz, öğretim dışı
etkinlikler de düzenliyoruz" mesajını veriyor, hem de okulun
reklamını yapmış oluyor.
Tabii asıl sorulması gereken şu: Gazeteci öğrencilere ne anlatıyor?
Mesleğine ve uzmanlığına ilişkin doğru, geçerli, makul bilgiler
veriyorsa; ne alâ! Ama sanırım işin içine başka kaygılar da giriyor.
İşte bir örnek:
Kıdemli gazeteci bir özel okula gidiyor. Konu konuyu açıyor. Derken
13-14 yaşlarında bir öğrenci soruyor: "Türkiye'nin başbakanı
siz olsaydınız, ülkeyi nasıl yönetirdiniz?"
Tecrübeli gazeteci, "Bu soruyu kendi kendine de çoğu kez sorduğu
için" anında cevabı yapıştırıyor:
"Atatürk benim yerimde olsaydı ne düşünürdü, ne karar verirdi,
ne yapardı? Bunu araştırır ve uygulamaya koyardım..."
Tabii bu cevap üzerine bir alkış kopuyor. Kıdemli gazeteci durumdan
son derece memnun, "Bu ne harikulade bir şey" diye düşünüyor:
"Atatürk'ün ölümünün üstünden 67 yıl geçmiş ama ülkenin onun
fikir ve ilkeleri tarafından yönetilmesine öğrenciler coşkuyla katılıyor."
Buradaki tarihi çarpıtmayı ve popülizmi nasıl anlatmalı?
Önce tarihi gerçeklere bir bakalım.
1) Atatürk hiçbir zaman başbakan olmadı.
2) Atatürk'ün başbakanları arasında en önemlisi hiç kuşkusuz İsmet
İnönü'ydü. İkisi sık sık kavga ederdi. Açın, anı kitaplarını okuyun:
Gece sofrada bir karar alınır... Ertesi gün İnönü, "Paşam bunu
uygulamak mümkün değil" diye karşısına dikilirdi. Bunun üzerine
Atatürk, "Nasıl doğru biliyorsan öyle yap" derdi.
3) Atatürk, Celal Bayar'ı başbakan yaparken, "Hassas atamalara
karışmayacaksın" demişti.
4) Atatürk döneminde demokrasi yoktu, tek parti rejimi vardı.
Hal böyleyken... Yani şartlar çok değişmişken... Atatürk'ün konumu
ile bugünkü herhangi bir başbakanın konumu arasında nasıl bir paralellik
kurulabilir?
Mesela Avrupa Birliği'ne girmeli mi, girmemeli mi? Atatürk'ün hangi
ilke ve inkılabı bize yol gösterir? Günümüzün Kemalistleri bu konuda
ikiye ayrılmış durumda değil mi? Kimi "Atatürk olsaydı girmezdi"
derken, kimi "Kesinlikle girerdi" diyor. İki tarafın da
makul gerekçeleri var.
Gelelim işin popülizm tarafına... Halk niye oy vererek belli bir
partiyi iktidar yapıyor? Ülkeyi, programını uygulayarak yönetsin
diye... Yani siyasetçi başbakan olduğunda belli bir fikri, bir hedefi,
bir vizyonu zaten bulunuyor. Karşısına herhangi bir mesele çıktığında
bu programa göre çözüm arıyor. Tabii bunu devletin çeşitli kurumlarına
danışarak yapıyor.
Peki bizim kıdemli gazeteci başbakan olduğunda nasıl davranacakmış?
Önüne bir sorun geldiğinde, "Atatürk olsaydı ne yapardı"
diye araştıracakmış. Yani kendi fikri, hedefi, vizyonu yok! Adama
"Orada ne işin var, sen git de yerine bir yakınçağ tarihçisi
gelsin" demezler mi?
Hadi diyelim böyle yapacaksın: 'Hangi Atatürk'ü kendine örnek alacaksın?
Dönemin şartlarına göre birçok konuda fikir değiştirmiş bir liderdi
Atatürk. Pragmatistti. Bir şeyin yürümeyeceğini gördüğünde vazgeçerdi.
Buna karşılık bazı fikirlerini muhalefete rağmen sonuna dek direnerek
yürürlüğe koymuştu. İdealistti.
Soru: Bu iki Atatürk'ten hangisini kendine rehber edineceksin?
Batı siyasetinde çok esaslı bir anı, otobiyografi ve biyografi geleneği
vardır. Yönetime hazırlananlar bu kitapları okuyarak feyiz almaya,
kendilerini yetiştirmeye çalışır.
Türkiye'nin siyasetçileri de elbette Atatürk'ü bilmek zorundadır.
Ama iktidara geldikten sonra artık öğrenme dönemi biter, uygulama
faslı başlar. Eğer bir başbakan, bizim kıdemli gazeteci gibi ikide
bir "Durun kitaba bakayım" derse... Adamı evine gönderirler:
"Çalış da gel!"
Velhasıl... Alkış almak için böyle demagoji yapılmasından vazgeçtim;
bari öğrencilere hakikat anlatılsa!
Emre Aköz, Sabah
10.01.2005
|