Tayyip'in parmağı
 

SİSTEMDEN dışlamak mı, yoksa sisteme entegre etmek mi? Yargıtay'ın AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan'a ilişkin kararı ertesinde Ertuğrul Özkök'ün dün sorduğu soru özet olarak buydu.

Verdiği cevap da ikincisinden yanaydı.

Aklın yolu bir, tabii ki ben de aynı yanıtı bağırıyorum ve haykırıyorum...

* * *

HER şeyden önce şu nesnel bir vakıa ki, insani açıdan, bütün zaaflarına rağmen mevcut tüm yönetim sistematiklerinin en mükemmeli olan demokrasi bir uzlaşmalar rejimidir.

Şüphesiz, bu uzlaşma en önce o sistemin sahne aktörlerini, yani siyasi partileri kapsar.

‘‘Oyunu kurallarına göre’’ oynamak, yani azınlıkların çoğunluğa dönüşebilmek hakkını en baştan itibaren kabullenerek, bire yüzde doksan bir ekseriyet durumunda dahi bunun hukuki güvencesine halel getirmemek ilkesi, ‘‘olmazsa olmaz’’ şartı oluşturur.

Ancak, demokrasinin ‘‘uzlaşma boyutu’’ yalnız siyasi aktörlerle sınırlı değildir.

* * *

DEĞİLDİR, çünkü diğer ayakta bütün kurum ve mekanizmalarıyla ‘‘devlet’’ vardır.

Onun buradaki işlevi önce hakemlik, gerektiği takdirde ise zaptiyeliktir.

Devlet, demokrasinin yasal uygulamasını denetler. Lüzum doğarsa da rayına oturtur.

Fakat şu da başka bir gerçektir ki, doğası icabı, kanunlar çoğu defa hayatın dinamiğini daha geriden ve daha yavaş takip ederler.

Dolayısıyla, yasanın yorumcuları ve uygulayıcıları sistemin kendilerine tevdi etmiş olduğu ikinci tür ‘‘uzlaşma’’yı görmemezlikten gelemezler. En azından, gelmemeleri gerekir.

Onlar, mekanizmanın aksamaması, ‘‘konsensüs’’ün kırılmaması ve ‘‘mağduriyet ruhu’’nun doğmaması için, özde kesin ama şekilde elastiki bir yöntemi ön plana çıkartırlar.

Oysa, Yargıtay'ın Erdoğan'a ilişkin kararında bu gerçekleştirilmedi.

Başka bir deyişle, devlet, demokraside kendi üzerine düşen uzlaşmayı kabullenmedi.

Bunun daha derininde ise, aynı devletin, ‘‘sisteme entegrasyon mu, sistemden dışlama mı’’ sorusuna ikincisiyle cevapla verdiği gerçeği yatıyor.

* * *

KATILMIYORUM. Her ne kadar ‘‘şeriatın kestiği parmak acımaz’’ sözü dil pelengi edilmiş olsa dahi, legalitesini tartıştığımdan değil, demokrasinin ‘‘uzlaşma’’ boyutuna darbe indirdiği için, AKP lideri hakkındaki kararı hiç bir şekide onaylamıyorum.

Halbuki şu açık bir gerçek ki, en azından belirli bir süredir, Recep Tayyip Erdoğan ve partisi hem ‘‘oyunu kurallarına göre oynamak’’ iradesini dışa vuruyor, hem de demokratik sistemin ‘‘uzlaşma’’ pratiğinde üzerine düşen yükümlülüğü yerine getiriyor.

Nitekim, Fikret Bila'nın dünkü ‘‘Milliyet’’te yer alan ve Erdoğan'ın aday olmaması durumunda dahi, ‘‘küskünler hareketi’’ne destek vermeyecek AKP'nin seçimlerden dönmeyeceği haberi, yukarıdaki ‘‘uzlaşma pratiği’’nin yeni bir göstergesini oluşturuyor.

Eski İstanbul Belediye Başkanı'nın ‘‘aslında değişmediği’’ ve ‘‘takiyye yaptığı’’ savları ise hiç bir temele oturmuyor. Zaten kimsenin de böyle bir şey söylemeye hakkı yok.

Bizzat kendi duraganlıklarından ötürü başkalarının da değişmeyeceğine hükmedenler dertlerine yansın, tersine, Recep Tayyip Erdoğan çok ciddi dönüşüm dinamikleri sergiliyor.

Kaldı ki, Yargıtay kararı önemli bir kesimde zaten mevcut ‘‘mağduriyet ruhu’’nu daha da güçlendirdiğinden, ‘‘demokratik uzlaşma’’nın diğer bir hayati boyutu da törpülüyor.

Sisteme entegrasyon iradesi beyan eden bir yapılanmanın ite kaka oradan dışlanmaya çalışılması, bizzat sistemin sıhhat ve işleyişini tehlikeye sokan bir nitelik arzediyor.

Şeriatın kestiği parmağın acıtmadığı söylense de, Erdoğan'ın siyaset yolunu kesen karar, kuşku yok, ülke demokrasisinin büyük ihtiyaç duyduğu ‘‘uzlaşma parmağı’’nı acıtıyor.

 

Hadi Uluengin, Hürriyet; 18.09.2002