Filistin umudu

 

ARAP álemi eğer bir gün sivil demokrasiyle tanışacaksa, hiç şüphe yok ki, bu, Filistin’den başlayacak.

Kutsal toprakların Lût Gölü’nde sular böylesine bir mayayı hanidir barındırıyor.

Çünkü, İsrail’e karşı verilen ‘benlik’ mücadelesi gerek iç bünyede, gerekse sürgün sahasında ciddi bir ‘demokrasi bilinci’ yarattı. Onunla harmanlanmış ‘elit tabaka’ doğdu.

Üstelik, her şeye rağmen aynı İsrail’de geçerlilik taşıyan ‘model’, Filistin halkını ‘çoğulculuk kültürü’ne diğer soydaş milletlerle karşılaştırılamayacak oranda yakın kıldı.

Bir defa daha tekrarlıyorum, Arap dünyasına demokrasi gelecekse, o ‘lûtuf’ ilk kez mukaddes coğrafyanın insanları üzerine inecektir.

* * *

NİTEKİM, işgal altındaki topraklarda Pazar günü gerçekleşen oylama ve Mahmud Abbas’ın başkan seçilmesi de yukarıdaki varsayımı doğrulayan bir kanıt sundu.

Propaganda döneminin sakin geçmesi; sandık başına gitme eyleminin esas itibariyle ‘normal’ bir seyir izlemesi; ve nihayet, ‘İslami’ söylemli ‘Hamas’ tarafından yapılan ‘boykot’ çağrısının fazla etkin olmaması, başarılı bir ‘demokrasi sınavı’ anlamına geldi.

Ayrıyeten, tehdişçi şiddetle kendisi arasına net bir çizgi çekmiş olan Ebu Mazen kod adlı yeni liderin kişiliği de bunu tamamlayıcı bir faktör olarak şekillendi.

Dolayısıyla, Filistinli kitleler bugün dünkünden daha ‘reşid’ kimlik yansıtıyorlar.

Peki, sorunun özünü oluşturan ‘sûlh’ konusunda da aynı ifadeyi kullanabilir miyiz ?

Kutsal toprakların bugün barışa dünkünden daha yakın olduğunu söyleyebilir miyiz ?

Evet!

Son derece tetikte bir ihtiyat payını saklı tutmak kaydıyla, yine evet.

* * *

ARAFAT’ın vefatı arifesi yazdığım yazıda, yaşasa bile artık mutlaka devredışı kalacak olan FKÖ önderinden sonra sorunun çözüme kavuşma ihtimalinin artacağını kaydetmiştim.

Daha doğrusu, böyle bir çözüme ‘ulaşma kanalları’nın açılacağını belirtmiştim.

Gerekçesini de, ne Şaron’lu İsrail’in, ne de Bush’lu ABD’nin ‘Reis’ lakábı taşıyan ‘Yaşlı Kurt’u muhatap kabul ettiklerini ve edecekleri olgusuna oturtmuştum.

Fakat, sonra gelecek bir Filistinli liderle, hele hele seçilmiş bir liderle, onların hiç olmassa ‘zevahiri kurtarmak’ için masaya oturmak zorunda kalacaklarını kaydetmiştim.

İşte şu an tam oradayız!

* * *

ORADAYIZ ve de nitekim, yine ‘zevahiri kurtarmak’ için midir kesin bir öngörüde bulunamayacağım ama, Tel Aviv ve Washington’dan sinyaller anında geliverdi.

Netameli iç politika konjonktürüne rağmen İsrail Başbakanı Ariel Şaron, Pazar günkü seçimin hemen sonrası, ‘ilk fırsatta’ Mahmud Abbas’la görüşmek istediğini duyurdu.

George W.Bush da aynı Abbas’ın seçilmesini ‘cesaret verici’ olarak nitelendirdi.

Dışişleri Bakanı Colin Powell ise daha net bir angajmana girerek, ABD’nin ‘Ortadoğu yol haritası’nın uygulanması için ‘aktif rol oynayacağını’ açıkladı.

Bütün bunlar son derece olumlu gelişmelerdir ve umut ışığı yakmaktadır.

Ancak, aslında hiç de ‘ağzına vur, lokmayı al’ türü bir şahsiyet olmayan yeni Filistin lideri hem ‘Hamas’ın azamiyetçi yaklaşımı, hem de günlük talepler karşısında çok fazla bir manevra marjına sahip bulunmadığından, eveleme gevelemeyle kaybedilecek zaman yoktur.

Yani, Gerek Yahudi Devleti’nin, gerek Birleşik Amerika’nın artık ‘oyalama taktiği’ni bırakarak, demokratik biçimde seçilmiş Abbas’ın işini ‘kolaylaştırması’ gerekmektedir.

Mazlum ve mağdur Filistin halkı artık cidden ve fiilen ispatlamıştır ki, mukaddes topraklarda ne kadar çok demokrasi olursa, barışın o kadar yaklaşacağına inanmaktadır.

Hadi Uluengin, Hürriyet
12.01.2005