| |
CHP'de kurultay yaklaştıkça aynı oyun yeniden sahneye koyuldu ve
3. aday arayışı içine girildi. Partideki kurultay sürecinin ne kadar
içedönük, ne kadar gerçeklerden kopuk, ne kadar anlamsız olduğunu
ve sadece kişiye odaklı bir süreç olduğunu anlamanın daha iyi bir
yolu yok. Her dönemde birisini devirmek için bu kabil tezgâhlar
kuruluyor. Birileri, 'Bana görev verildi' diyor (ki, bu, genellikle
Zülfü Livaneli'dir), ardından tek başına delege düzeyinde de kamuoyunda
da kendi hırsından başka hiçbir gücünün olmadığını görüp, adaylığına
bir kılıf arayıp, bulup kendisini onun içinde 'lanse' ediyor: tüzük
değişikliği yapmak, koltuktan kalkılacağını göstermek, vs. Bu arada
arkasında sürekli politik yenilgiler olduğunu ne hatırlamak istiyor
bu kişiler ne de bunların hatırlanmasını.
Bu, gerçekten, çarpık ve çarpıtıcı bir yaklaşım. Şu anda adı ortada
gezen Zülfü Livaneli'nin sürdürdüğü ve Kemal Derviş'in ona verdiği
destek nedeniyle zımnen arka çıktığı bu yöntemin anlamı yok. Eğer
seçilirse kuşkusuz birtakım şeyler değişebilir o partide. Ama bunun
sosyal demokrasinin yenilenmesi anlamına geleceğini söylemek olanaksız.
Sosyal demokrasinin yenilenmesi, ideolojiden kalkılarak partideki
politika değişikliğine gidilmesi, bunun belli bir liderle somutlaştırılması
daha farklı bir süreci ve yaklaşımı gerektirir. Bu artık biliniyor
ve ne yazık ki, uygulanmıyor.
Gerçekten de 'dramatik' bir nokta bu. Çünkü, 'yapılmaması' sadece
işin bir süreç olarak kurgulanmamasına bağlı değil. Türkiye'de,
sözü çok edilmesine rağmen, böyle bir yöntemi isteyen etkili bir
kesim yok. Bunu kabul etmek gerek. Çünkü, eğer bunun tersi olsaydı,
Erol Katırcıoğlu'nun Radikal'deki yazısında çok haklı olarak belirttiği
gibi (15.1.2005) en azından kamuoyu, medya ve hatta partinin ilgili
çevreleri (mesela şu ya da bu yaklaşım ve ölçü içinde böyle bir
yaklaşımın kendisinden nispeten beklendiği insan olan Kemal Derviş)
işe uzunca bir süredir bu yörüngede hazırlanan Hurşit Güneş'e bir
derece yakınlık, ilgi, yönelim gösterirdi.
Oysa, tam tersine, Güneş'in adı neredeyse bütünüyle yok sayılıyor.
Onun yerine, olmayan isimler, olmayan yöntemler, olmayan yaklaşımlar
tartışılıyor. Bu da ilgili tüm kesimlerin düşünceden ve modelden
ziyade 'sorunu' (o sorunun ne olduğunu artık şu andan sonra bilmiyoruz;
çünkü, 'yaratılan' bir sorunlar yumağı var ortada ve nesnel sorunlarla
öznel sorunlar birbirinden bütünüyle ayrışmış durumda) kişi odaklı
gördüğünü açıkça kanıtlıyor. Buna medyanın manipülatif etkisini
katmak gerek ki, o da, Katırcıoğlu'nun vurguladığı gibi 'olması
gereken'den çok 'olması istenen'le ilgili bir şey.
Bu durumu nasıl açıklayacağız?
Bir açıklama pratik politikanın kuramsal/düşünsel o anlamıyla da
sınıfsal siyasetin yerini tutması. Yıllar yılı depolitize edilmiş
ve çok farklı açılımlarla kendi gerçeğinden uzaklaştırılmış bir
toplumsal yapıda şimdi çeşitli çıkar çevrelerine çıkarlarının ne
olduğunu anlatmak, yani gerçek anlamda siyasetin içine onları çekmek,
neredeyse olanaksız görünüyor. Bu, sol için öncelikle geçerli bir
durum. O zaman, çıkar, gitgide darlaşan ama etkinliği o oranda artan
(ya da öyle sanılan) çevrelerin çıkarı oluyor; örneğin medya böyle
bir olgu. (Ne var ki, medyanın gerçeği her zaman galip gelecek diye
bir şey yok. Gene Livaneli adı bu düzeyde de hiçbir şey ifade etmez.
Medya gücü Livaneli'ne taban katkısı sağlamaz.) İkincisi, bütün
bu tabloyu hazırlayan politik kültür. Siyasetin hâlâ paternalist,
'baba'cı bir anlayışla yapılması.
Yeni bir sol önce bu modeli aşarak başlamalı işe, çünkü, bu, öncelikle
ideolojik-metodik bir şeydir. Devam edeyim...
H. Bülent Kahraman, Radikal
17.01.2005
|