İnadına siyaset daima siyaset
 

Keşke YTP'nin baraja yönelik talebi böyle sıkışık bir zamanda, akılları bulandıracak ve onun da sonunda çıkıp kırgınlığını belirteceği biçimde değil de zamanında gündeme gelseydi. Türkiye demokrasi ve seçim sorununu bir kez daha tartışabilseydi. Ama daha önce de dediğim gibi siyaset sadece siyasetçilere bırakılmayacak kadar ciddi bir iş olduğundan keşke o sürece sivil toplum da katılabilseydi ve tartışma 'baraj' olmaktan çıkarılıp genel olarak bir seçim sistemi arayışına dönüştürülseydi. Bunu yapmadığımız, yani yeni bir seçim sistemini, çok daha demokratik ve katılımcı bir anlayış içinde tartışıp olgunlaştıramadığımız için başımız dertten kurtulmuyor. Bu nedenle hâlâ üstünde antidemokratik 12 Eylül döneminin izini, damgasını taşıyan bir seçim sistemiyle kendimize yol, yön arıyoruz.
O seçim sistemi partilerin aldığı oyla parlamentoda sahip oldukları güç arasındaki dengesizliği de içeriyor ki, asıl sorun o. Bugün Türkiye 'halk iradesi'ne uzaktan yakından yaslanmayan ucuz bir demokrasi anlayışıyla yönetiliyor. Bunun tek nedeni de istikrar. Oysa ne yapılırsa yapılsın Türkiye bir türlü siyasal istikrarı yakalayamıyor. Nedeni çok basit: siyasal istikrar sadece teknik değil ondan daha çok ideolojik bir sorundur. Objektif değil sübjektif değerlere yaslanır.
Kaldı ki, istikrar bir ülkede ve bir demokraside önemlidir ama istikrarın hangi koşullarda nasıl sağlanacağı çok daha önemlidir. Dünyada hiçbir antidemokratik müdahale gösterilemez ki, arkasında yatan gerekçe istikrar olmasın. Abdülhamit de bu ülkeyi 33 yıl istikrar adına istibdatla yönetti. O nedenle 12 Eylül istibdat rejiminin Tükiye'ye layık gördüğü, bütün değişikliklere rağmen bugün de yürürlükte olan bu sistem sadece bir baraj sorunu değil. Önce siyaseti yeniden tanımlamak sonra da onun çok daha etkin bir biçimde üretilebilmesinin yollarını aramak. Türkiye siyasetten kaçarak değil ancak siyasetle yeniden kucaklaşarak ve siyaseti en küçük toplum biriminde, örgütünde yaparak bulabilir istikrarı.
Bu koşullar altında yapılması gereken artık Türkiye'de demokrasiyi de siyaseti de sokağa indirmek, ona mümkün olan en geniş katılımı sağlamak, siyaseti gerçek anlamda örgütlü halkla birlikte yapmak. Siyasetin sadece bugün değil yıllar yılıdır yaşadığı temsil, irade, meşruiyet krizlerini bu yoldan aşmasını sağlamak. Bir hegemonyaya dönüşmüş olan liderlik çıkmazını aşıp, parti içi demokrasiyi işletebilmek. Bütün bunları kapsamayan, içermeyen, sadece barajı indirmekle yetinen bir çözümün yarardan çok zararı olacaktı.
Yüzde 10 gibi bir oran görülmemiş derecede yüksek ve kabul edilemez bir oran. Bunun aşılmasıyla, parlamentonun daha geniş bir halk iradesini yansıtacağı kuşkusuz. Bu oran 12 Eylül rejiminin toplumu depolitize etmeye çalıştığı ve bir 'itaat toplumu' oluşturmaya başladığı, 1980 öncesinin travmasının etkisi altındayken koyduğu bir orandır. Mantığına göre parlamento iki veya üç partiden oluşacaktı. Böylece istikrar sağlanacaktı. Olmadı. Bugün sayısız parti var; sistem eskisiyle mukayese edilemeyecek kadar dağınık. Önce bunun üstünde düşünmek gerek. Neden bu kadar çok parti var? Öte yandan istikrar adına yüksek bir baraj seviyesi oluşturuluyor, bu defa temsil sorunu ortaya çıkıyor. Bu ikisini aşmanın bir tek yolu var: partileri gerçekten siyaset yapar hale getirmek. Eğer bir düzenleme yapılacaksa, ki şarttır, tartışmaya buradan başlayalım.


H. Bülent Kahraman, Radikal ; 20.09.2002