| |
Artık geçmişle uğraşmayı bırakıp yüzümüzü geleceğe dönmemiz gerekiyor
12 Eylül 1980 askeri müdahalesiyle rayından çıkan siyasi sistemimiz,
3 Kasım seçimleriyle yerine oturabilecek mi?
Önümüzdeki soru bu.
Önce bizi bu soruyu sormaya iten nedenlere, neden 1982 Anayasası
üzerinden 20 yıl geçmiş olmasına rağmen hâlâ 12 Eylül'den kurtulmayı
tartışıyor olmamızın nedenlerine bakmak gerekiyor:
Bu nedenlerin başında ifade özgürlüğünün sınırlarını belirleyen
TCK 312'inci maddeden mahkûm olan kişilerin milletvekili adayı olup
olamayacağı tartışması geliyor. Tartışma aslında çok kişiyi bağlıyor
ama, en çok seçim anketlerinde birinci sırada gösterilen AKP lideri
Tayyip Erdoğan'ın durumu etrafında yürütülüyor. Erdoğan 312'nci
maddenin Avrupa Birliği uyum yasaları çerçevesinde ıslah edildiğini,
dolayısıyla maddenin önceki şekline göre almış ve çekmiş olduğu
cezanın sicilinden silinmesi gerektiğini söylüyor. Başvurduğu mahkemelerden
ikincisi, 312'deki değişikliği göze alarak bunu kabul ediyor. Ancak
Yargıtay, Erdoğan'ın cezasını çekmiş olmasını Anayasa'nın 76'ncı
maddesini temel alarak sicilin temizlenmesine engel gören birinci
mahkemenin kararını onaylıyor. Yani aslında sorunun iki sorumlusu
var: Hem uyum yasalarının bütün mevzuatı kapsamasına soluğu yetmeyen
yasama, hem de hızlı demokratikleşmeye uyum sağlayamayan ve buna
12 Eylül hukukunu gerekçe yapan yargı mensupları.
Erdoğan ve 312 mağduru diğerlerini aday yapmak, aslında Seçim Kanunu'na
göre, Yüksek Seçim Kurulu'nun tam yetkisinde. Yargıtay Cumhuriyet
Başsavcılığı, kabul etmek istemese de bu durumu, YSK kararını temyiz
edemeyeceğini de biliyor. Bu noktada, yargı, siyaset ve bürokrasi
birbirinin içine giriyor.
Ne temsil, ne adalet
12 Eylül'ün başka ağır etkileri, yüzde 10 seçim barajında ve seçimlerin
5 yılda bir yapılması gerektiği hükmünde kendisini gösteriyor.
Yüzde 10 barajının Anayasa'nın 67'nci maddesinde öngörülen 'temsilde
adalet ve yönetimde istikrarı' sağlayamadığı açık. Her seçimde giderek
artan oranda oy Meclis'te temsil edilemeden dışarıda kalıyor. Temel
olarak siyasi İslamcı ve Kürt milliyetçisi oyları Meclis dışında
tutmayı amaçlayan, biraz da bu yüzden hem barajı yüksek tutup hem
de ittifakları yasaklamak, merkez oylarda da temsil sorunu doğurmuş
bulunuyor.
Peki bu istikrar sağlıyor mu?
Hayır. Türkiye biraz da o nedenle 2 partili koalisyonlardan, 3 partili
koalisyonlar dönemine geçti.
Türkiye gibi genç ve nüfusu hızla artan bir ülkede 5 yılda bir seçim
yapılmasını bünyenin kaldıramadığı da artık görülebiliyor. 12 Eylül'ün
ilk yıllarında daha önceki 4 yılda bir düzenine yakın yapılan erken
seçimlerin yerini, artık 3 yılda bire yakın yapılanlar alıyor. Zor,
oyunu bozuyor.
Bu karamsar tablo içinde umuda hâlâ yer var mı?
Baştaki soruya dönersek, 3 Kasım seçimi 12 Eylül düzeninin son seçimi
olabilir mi?
Buna iyimser bir yanıt vermenin bir yolu var.
O da bu seçim ardından Anayasa ve başta Siyasi Partiler ve Seçim
Kanunu olmak üzere yasalarda 1982 anlayışının ürünü olan ne varsa
ıslah etmek. Ve ekonominin en az hasar görebileceği ama en yakın
koşullarda, seçmen tercihini adil bir şekilde hükümete dönüştürmeye
el verecek yeni bir seçime gitmek.
Yani, yeni koşullarda bir (erken değil) çabuk seçim. 4 Kasım'da
Meclis'te göreceğimiz tablo bu iradeyi ortaya koyabilir mi?
Yasamanın yeni sahipleri, 'bu kez 5 yıl istikrar' hedefi peşinde
yine 3 yıl sonra ülkeyi apar topar seçime sürüklemek yerine bu cesaret
ve iradeyi gösterebilirler mi?
Komşumuz Yunanistan bunu yıllar önce yaptı ve AB sistemi içinde
demokrasisini de, ekonomisini de rayına oturtmayı başarabildi.
AB yasalarıyla uyum içinde gidilecek böyle bir seçim, Türkiye'yi
yönetebilir bir hükümeti ortaya çıkarmanın ötesinde, siyasi kadroların
gerçek anlamda yenilenmesini de getirebilir. 3 Kasım seçimi ancak
bu koşulda 12 Eylül'ün son seçimi olabilir. Aksi halde, bu seçim
yeni bir tepki gösterisi olmanın ötesine pek geçemeyecek.
Oysa artık geçmişle uğraşmayı bırakıp geleceğe yönelmemiz gerekiyor.
Murat Yetkin, Radikal ;20.09.2002
|