| |
Avusturya'dayım. Bu yazıyı, Batı medyası ile Arap medyasını buluşturan
bir konferansa katıldığım Salzburg'dan yazıyorum. Ancak Irak Savaşı'na
ilişkin habercilikten medya etiğine; resmi ideolojiye mesafeli yayıncılıktan
demokratikleşme ile medya reformunun bağlantısına uzanan, Türkiye
için de her açıdan geçerli ve elzem bir tartışmanın yaşandığı bu
konferansa ilişkin izlenimlerimi bir başka yazıya bırakacağım. Zira
gündemde Condoleezza Rice var.
ABD Dışişleri Bakanı'nın Avrupa - Ortadoğu gezisi, ilk bölümü itibariyle,
Atlantik'in doğu yakasında "Washington'ın kafasında yeni bir
şeyler mi var" sorusuyla karşılandı. Kuşkusuz bu soru, Irak'tan
aşamalı çekilme planı ve İran'a karşı askeri operasyon olasılıklarına
ilişkin merakı da içeriyor, ama sadece bu konularla sınırlı değil.
Bush yönetiminin ikinci dört yılında müttefikleriyle birlikte çalışma
zeminini genişleterek uluslararası düzeyde etkili ortak söylem ve
tavırlara ulaşmak adına ne yapacağı merak ediliyor.
Kosova Harekatı günlerinde ön planda rol oynamış bir NATO yetkilisine,
Rice'ın gezisine ilişkin gözlemini sordum Salzburg'da. Verdiği yanıt,
ilk bakışta konuyla alakasız gelebilir:
"NATO, üye ülkelerde ve diğerlerinde kamuoyunun nabzını tutacak
araştırmalar için para ayırmıyor. Oysa Alman Marshall Fonu'nun yaptığı
benzeri transatlantik trend yoklamalarını bizim de yapmamız gerek.
Tehlikeli bir trend olan anti - Amerikanizmin hızla yükseldiği Türkiye
gibi ülkelerde, aynı olumsuz hissiyatın NATO'ya da yönelip yönelmediğini
ölçebilmeliyiz."
Bu Batı Avrupalı yetkili, sözünü ettiği "tehlikeli trendin"
tersine çevrilebilmesi için Bush yönetiminden somut adım gelip gelmeyeceğini
merak ediyor ve işaretlerin henüz netleşmediğine inanıyor. Esasen
Rice'ın ziyaret ettiği ülkelerdeki ilk izlenimler de, Washington'dan
gelen işaretlerin "hem olumlu hem olumsuz" olduğu yönünde.
Londra penceresi
Örneğin Rice'ın gezisini başlattığı Londra, Bush yönetimi ile görece
mesafeli bir dönem yaşıyor. Bir yandan, Irak'ta yaptıkları kader
ortaklığı Bush ve İngiltere Başbakanı Tony Blair'i birbirlerine
sıkıca bağladı. Öte yandan Blair, kendi siyasi geleceğini de hesaplayarak,
son dönemde özellikle İran ve Çin politikasında ABD'den uzak, AB
ile daha uyumlu bir çizgi tutturdu.
Rice'ın Londra'da İran'a askeri müdahalenin "gündemde olmadığını"
söylerken "bu aşamada" kayıdını da eklemesi, Avrupa'da
kimseyi şaşırtmadı. Ama bu eklemenin salt İran'a yönelik uyarının
dozunu azaltmama amacını mı taşıdığı, yoksa Washington'ın, eğer
iş oraya varırsa, AB'ye rağmen İran'a karşı bir operasyona girişmeyi
şimdiden kafasının bir köşesinde mi tuttuğu sorusu Avrupalılar açısından
"yanıtsız" kaldı.
İran'a herhangi bir askeri girişime "şimdi de, sonra da"
sıcak bakmayacağını ABD'ye ileten Londra ise, geçen hafta, Washington'dan
bambaşka bir darbe yedi. Blair hükümetinin çok önem verdiği "Afrika'ya
Marshall Planı" önerisini, Londra'daki G - 7 toplantısında
elinin tersiyle geri çeviren ABD, zengin devletlerin Afrika'ya 9
milyar dolarlık yardımla bir yatırım hamlesi başlatmaları konusundaki
İngiliz girişiminin "Amerikan yasama sistemine aykırı"
diyerek reddetti. G - 7'nin Afrika'nın dış borçlarında kolaylık
sağlama kararını ABD'nin de katılımıyla almış olmasının, Blair hükümetini
tatmin etmediğini belirten bir Avrupalı kaynak, "ABD, Afrika'nın
kalkınmasında ivedi çıkar görmeyebilir. Ama Bush bu yatırım hamlesine
karşı çıkmakla, hem çok sorunlu bir kıtaya el uzatmak hem de yakın
müttefikleriyle ortak harekete yatkınlık bakımından Avrupa kamuoyundan
bir eksi puan daha aldı" diyor.
Ortadoğu'nun önemi
Ancak son tahlilde, Rice'ın siftahının da, iki hafta sonra Başkan
Bush'un Avrupa'ya yapacağı çok önemli ziyaretin de başarısı dört
konuya bağlı.
Bunlardan ilki, Rice'ın salı akşamı Paris'te yapacağı konuşmayla
ipuçlarını daha açık göreceğimiz transatlantik vizyon. AB başkentlerinde
umulan, Bush yönetiminin yeni dönemine, AB'nin kurumsal kimliğine
ve işlevine olan inancını açıkça ortaya koyarak başlaması. Buna
paralel olarak, transatlantik ilişkilerin siyasi mimarisini oluşturan
yapıların daha fazla işlevselleşmesi.
İkincisi, Washington'ın Irak'ta seçim sonrası perspektifini ve planlarını
Avrupalı müttefikleriyle açıklıkla paylaşıp bu konuda da transatlantik
diyaloğu dikkate alma niyetini ortaya koyması. Bunun paralelinde,
Avrupa'dan Iraklı güvenlik güçlerinin eğitiminde daha fazla katkı
alınması.
Üçüncü ve belki de, şu an için Atlantik'in iki yakasını en fazla
yaklaştırabilecek olan konu, İsrail - Filistin barış arayışı. Ben
bu yazıyı yazarken Rice, İsrail Başbakanı Ariel Şaron'la henüz görüşmemişti.
Ancak Rice'ın hem dün akşam Şaron'a, hem bugün Filistin lideri Mahmut
Abbas'a mesajlarının tonu, yarınki Şarm el Şeyh zirvesinin zeminini
de etkileyecek. Rice'ın şahsında Bush yönetiminin, fiili ateşkesin
devamı ve kalıcı bir anlaşmaya yönelik adımlar için devrede kalma
niyeti taşıması Avrupa'da önemseniyor. Washington'ın bu niyetinin,
Batı Şeria'daki Yahudi yerleşimleri gibi netameli konulardaki mesajlarını
nasıl şekillendireceği de yakından izleniyor.
Dördüncü konu, İran'ın nükleer silahlanması, terörle mücadele, geniş
Ortadoğu'da siyasi reformun teşviki ya da Rusya'da tökezleyen demokratikleşme
sürecine verilen tepki gibi bir dizi başlıkta transatlantik ittifakın
"üretken ortaklık" sergileyebilmesi. Bunun sağlanabilmesi,
Bush yönetimine olduğu kadar, Avrupa'nın da aktif olabilmesine bakıyor.
Gelelim Türkiye'ye
Rice'ın gezisinin Türkiye ayağını bir cümlede özetleyen bir ABD'li
kaynak, ikili ilişkilerin son dönemde gelip dayandığı noktanın koordinatlarını
da veriyor aslında: "Anti - Amerikanizmin işbirliği açısından
yaratabileceği tehlikeler konusundaki kaygımızı aktardık ve Irak'ın
toprak bütünlüğünü savunmayı ısrarla sürdürdüğümüz konusunda güvence
verdik."
Yeni ABD Dışişleri Bakanı'nın ilk Türkiye ziyaretinin bu iki başlığa
indirgenebilmesi, kanımca sadece ikili ilişkiler açısından değil,
Türkiye'nin Avrupa gündemiyle ve bölgesindeki dinamiklerle bağlantısı
açısından da şanssızlık. Washington'da birçok yetkili, AKP hükümetinin
son dönemdeki söylemi ve politikasızlığıyla bu şanssızlığa yol açtığı
inancında. Bu konuyu haftaya sürdüreceğim.
Yasemin Çongar, Milliyet
07.02.2005
|