| |
Türkiye'de insan hakları açısından gündem, AB ile müzakere sürecinin
gerekleriyle örtüşüyor. İHDK'yı mevzuat olarak Paris ilkelerine
uydurmak kolay, uygulamadaki güçlükleri aşmak zor
2004, Türkiye için bir 'dönüm' yılı olacak. Bunun ekseni insan
hakları olduğuna göre, dönüşümün sağlanmasında insan haklarına bakış
açısı belirleyici. Sorun, devletin varlık nedeninde düğümleniyor:
Devletin insan için mi var olduğu, yoksa insanın devlet için mi?
Hakların savunulmasında hakkın öznesi olarak 'insan'ın kendisi mi
eksen alınacak, yoksa, 'Ben devletim, gerekirse insan haklarını
da ben veririm' zihniyeti mi baskın gelecek? Başka bir anlatımla,
özerk-demokratik bir oluşum, 'yasadışı' bürokratik bir tavırla çökertilebilecek
mi? Türkiye, insan hakları anlayışı konusunda, sadece AB karşısında
değil, kendi içinde de -hem de daha ciddi bir biçimde- bir sınav
vermektedir: İçtenlik sınavı.
'İnsan hakları sınav veriyor' başlıklı yazı yukarıdaki cümlelerle
sona eriyordu (İ. Kaboğlu, Radikal, 25.12.2003). Yazı, 26.02.2003'te
göreve başlayan İnsan Hakları Danışma Kurulu'nun (İHDK) ilk yedi
aylık ilerleme döneminden sonra bir anda karşılaştığı sorunları
yansıtıyordu. 2004'te sorunlara çözüm bulma bir yana, kurulun varlığı
bile sorgulanmaya başladı. Bu nedenle Danışma Kurulu'nu, uluslararası
gelişmeler ışığında değerlendirme gereği doğmuş bulunuyor.
'İnsan haklarına ilişkin olarak ilgili devlet kuruluşları ile sivil
toplum kuruluşları arasında iletişim sağlamak ve insan haklarını
kapsayan ulusal ve uluslararası konularda danışma organı olarak
görev yapmak üzere, Başbakan'ın görevlendireceği bir devlet bakanına
bağlı olarak', 4643 sayılı yasa ile 2001'de Paris ilkeleri ışığında
İnsan Hakları Danışma Kurulu adı altında bir ulusal kurum oluşturuldu.
Paris ilkeleri nedir?
İHDK, Türkiye'de insan haklarının ilerletilmesi yolunda bir halka,
daha genel olarak insan hakları mücadelesinde bir aşamadır. Bu bakımdan
konuyla ilgili öne sürülen görüşler karşısında, olup bitenler üzerine
şimdilik bazı özet bilgiler vermekte yarar var. BM İnsan Hakları
Komisyonu tarafından Mart 1992'de hazırlanan ve 20 Aralık 1993'te
BM Genel Asamblesi tarafından kabul edilen, 'İnsan Haklarının Korunması
ve İlerletilmesi için Ulusal Kurumların Statüsü ve İşleyişine İlişkin
İlkeler' kısaca Paris ilkeleri olarak adlandırılır. Bu ilkeler,
30 Eylül 1997'de Avrupa Konseyi tarafından üye devletlere tavsiye
edilmiştir. Aşağıdaki dört başlık Paris ilkelerini belirlemektedir:
'Yetki ve Görevler', 'Oluşum ve Bağımsızlık/Çoğulculuk Güvenceleri',
'İşleyiş Tarzları', 'Yargı Benzeri Nitelikteki Yetkilere Sahip Komisyonların
Statüsüne İlişkin Tamamlayıcı İlkeler.'
İHDK Yönetmeliği'nde, 'Kuruluş', 'Görevler' ve 'Çalışma Tarzı' olmak
üzere üç başlık öne çıkmaktadır. (Yargı benzeri bir statüye sahip
kuruluş oluşturmak, bir tercih sorunudur). Gerçekten, kurul, komisyon
ve enstitü gibi çeşitli adlar alan ulusal kurumlar için ortak payda,
'danışma niteliğini taşıyan görev ve yetkiler'dir. Kendilerine bunun
ötesine geçen görev ve yetkiler verilebilmekle birlikte, aslolan
bunların, bağımsızlık ve çoğulculuk güvencesi ekseninde kurulmuş
bulunması yanında, 'işleyiş' yönünden özerk olmasıdır.
İHDK ile Paris ilkeleri ne derecede örtüşmektedir? Yasaya göre Danışma
Kurulu, 'insan hakları ile ilgili bakanlık ve kamu kurum ve kuruluşları
ile meslek kuruluşları temsilcileri, insan hakları alanında faaliyet
gösteren sivil toplum kuruluşları temsilcileri ve bu alanda yayınları-çalışmaları
bulunan kişilerden oluşur.' Dört kategoriden oluşan üyelerin saptanması
ve belirlenme tarzı yönetmelikte düzenlenmiştir. Yönetmelikte Paris
ilkelerinden açık sapma, bakanlık ve kamu kurumu temsilcisi olan
üyelerin toplantılarda oy hakkına sahip olmalarıdır. Oysa Paris
ilkeleri, resmî kurum temsilcilerinin sadece gözlemci sıfatla katılımını
öngörmektedir. Paris ilkelerinden asıl sapma uygulamada görülmektedir.
Öncelikle, 'Danışma Kurulu'nun sekretarya hizmetleri İnsan Hakları
Başkanlığı'nca yerine getirilir' biçimindeki emredici hükme rağmen,
bu çerçevede İHDK'ya bir faks, bir bilgisayar ve bir personel verilmedi.
Bu nedenle en basit sekretarya hizmetlerini bile güçlükle ve çoğu
zaman gecikmeli olarak yürütebilmiştir. İkinci sapma ise, üyeleri
belirlemedeki tercihten kaynaklanmaktadır.
Yasadaki 'insan hakları alanında faaliyet gösteren sivil toplum
kuruluşları' kaydını, mevcut üyelerin bir kısmı karşılamaktan uzak.
Bu arada, İnsan Hakları Ulusal Kurumları Avrupa Grubu üyesi olan
İnsan Hakları Danışma Kurulu, Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiserliği
tarafından yürütülen reform çalışmalarına danışma niteliğinde aktif
olarak katılmaktadır.
Ankara uygulaması
Hukuki engelin aşılması, bir yönetmelik değişikliğine bağlıdır (hemen
belirtilmelidir ki, uygulamada bakanlık temsilcilerinin tutumu,
insan hakları çalışmalarına katkı getirici yönde olmuş; ayrıca kendileri
karar aşamasında oy vermeye zorlanmamıştır).
İHDK'nın özerk çalışabilmesi için sekretarya hizmetlerinin görülebileceği
asgarî bir ortamın sağlanması, mevcut yasal düzenleme içerisinde
de mümkündür. Bu, siyasal iradeye bağlı bir sorundur. Sadece iki
olayın belirtilmesi, konunun ciddiyet ve vahametini ortaya koymaya
yeter. İnsan haklarından sorumlu Başbakan Yardımcısı Gül, kendisine
'Azınlık Hakları ve Kültürel Haklar Raporu' iletildikten (22.10.2004)
sonra henüz okuma fırsatı bulamadığını belirttiği açıklamasında,
rapordaki 'işkence ile ilgili saptamaların kabul edilemez' olduğunu
söylemiştir. Oysa söz konusu raporun işkence ile hiçbir ilişkisi
bulunmamaktadır. Sayın Bakan, raporu henüz okuyamamıştır. Raportörden
bilgi almamıştır, Kurul başkanı ile temas kurmamıştır.
Rapordan bir yıl önce de benzeri bir olay yaşanmıştı. İHDK yönetmeliği,
23.11.2003'te kurulun görüşünün alınması bir yana, haberdar bile
edilmeksizin değiştirilmiş ve yeni üyeler atanmıştı. Buna kurul
üyeleri tepki gösterince, İnsan Hakları Başkanlığı (İHB), Başbakan
yardımcısı Abdullah Gül'ü, üyelerden görüş alındığı yönünde bilgilendirmişti.
Oysa önceki Başbakan Yardımcısı Ertuğrul Yalçınbayır, kurul henüz
göreve başlamadan önce belirlenmiş olan üyelerden yönetmelik değişikliği
konusunda görüş istemiş ve o doğrultuda 2003 yılı başında yönetmelik
değişikliğini gerçekleştirmişti. 23 Kasım 2003'te yapılan yönetmelik
değişikliği için üyelerden herhangi biçimde görüş alınmadığı gibi
söz konusu çalışma, Danışma Kurulu'ndan gizli bir biçimde yürütülmüştü.
Kısacası, Kasım 2003'te ve Ekim 2004'te Danışma Kurulu'nun bağlı
olduğu Başbakan Yardımcısı'nın kurulun işleyişi ve faaliyetleri
konusunda olay ve olguları yansıtmayan bilgi ve kanaate sahip olması,
Danışma Kurulu'ndan değil; tam tersine, kurula danışılmamasından,
hatta Kurul yönetimiyle ilişkiden sürekli kaçınılmasından ileri
gelmektedir. Gerçekten, kurulun, bağlı olduğu Başbakan Yardımcısı'na
ilettiği öneri ya da istem biçimindeki yazıların hiçbirine karşılık
verilmemiştir.
Kurula yeni üye belirleme iradesi de tamamen idari ve siyasal organlara
ait. Dolayısıyla insan hakları alanında çalışan veya bunun dışında
yer alan bir örgütü ve/veya kişiyi belirleme yönündeki tercih de,
idari ve siyasal uygulamaya ilişkin bir sorundur. Nitekim, Kasım
2004'te kurula 16 yeni üyenin atandığı basından öğrenilmiş, bu konuda
kurula bir bilgi verilme gereği bile duyulmamıştır.
Çabaların anlamı
İHDK, hazırlamış olduğu genel ve özgül raporlarla, insan haklarına
ilişkin bildirdiği görüşlerle hem kuruluş yasası ve yönetmeliğinin
gereklerine uymuş hem de Paris ilkeleri ile paralellik göstermiştir.
Bütün zorluklara karşın çalışmalarını yürütmeye çabası içerisinde
olmuştur. Giderleri Başbakanlık bütçesinden karşılanan kurul, bu
çerçevede olağan toplantılarını yapmada bile zorluklarla karşılaştı.
Ancak kurul yönetimi ve üyeleri, Türkiye'de ilk sayılabilecek bir
insan hakları birimini kurumsallaştırabilmek amacıyla tercihlerini
zorluklara katlanma yönünde yapmışlardır. İktidar mekânı ile yurttaş
mekânı arasında yeralan karma yapılı İHDK, insan hakları ve demokratikleşme
hedefinde daha somut işlevler görebilirdi. Sivil toplum örgütleri
(STÖ)
ile diyaloğa önem verdiklerini dile getiren hükümet üyeleri, STÖ'leri
de içine alan İHDK ile yasayla belirlenmiş olan resmi ilişkiden
kaçınmışlardır. İnsan hakları reformları, uzman ve özerk bir birim
olan İHDK'da tartışılarak daha güçlü bir meşruiyet zeminine oturabilir;
uygulamada daha etkin sonuçlar alınabilirdi...
Kuşkusuz, resmi mekânlar dışında ortak bir insan hakları kültürünün
oluşturulması yönünde önemli bir mesafe alınmıştır. İfade özgürlüğünün
zor yoluyla ve kaba güçle bastırılması karşısında takınılan ortak
tavır, bu gözlemi doğrular. Kurula, usule ilişkin etik gerekçeyle
yöneltilen eleştiri ne derecede geçerli? Şu soru, yanıtı da içeriyor:
Bir bilgisayarı dahi bulunmayan kurulu sadece usul hatası yönünden
eleştirmek, mevcut yasa ve yönetmeliğin hükümleri ile bunları uygulamaya
koyuş tarzı karşısında ne anlama gelmektedir?
Hangi umut?
İHDK'nın 2005 gündemi ile Türkiye'nin insan hakları gündemi aynı.
İnsan hakları açısından söz konusu gündemi AB ile müzakere süreci
belirleyeceğine göre, İHDK'nın gündemi aynı zamanda AB'ninkiyle
örtüşür.
2004'te insan hakları yönünden ulusal dinamikler yeterince kullanılsaydı,
17 Aralık kararı Türkiye lehine nüanslı olacaktı. Kuşkusuz, insan
hakları alanına ilişkin 2005 uygulamaları, 3 Ekim'e giden yolda
belirleyici olacaktır. Mekân ve zaman bakımından gündem çakışması
açıktır. Bu sürece İHDK'nın katkısı, büyük ölçüde siyasal iradeye
bağlı bulunmaktadır. Zira İHDK'yı mevzuat düzleminde Paris ilkelerine
uyumlu kılmak zor değildir.
Asıl olan uygulamadaki sorunların giderilmesidir. Bu da zor olmayan
önlemlerle mümkündür, kuşkusuz siyasal irade çözüm yönünde ortaya
konulursa...
Hangi bürokrat?
İHDK Başkanlık Divanı, 28 Aralık 2004 günü, şubatın ilk haftasında
yapılması gereken ve 4 Şubat olarak kararlaştırılan toplantı gündemini
hazırlamış, bunu bir çağrı yazısı ile birlikte üyelere ulaştırmak
amacıyla İnsan Hakları Başkanlığı'na iletmiştir. Bu gereğin yerine
getirilmesi bir yana, iki hafta sonra Başbakanlık müsteşar yardımcısı
imzasıyla, üyelere ve üye olmayan birçok kişi ve kuruluşa elektronik
posta yoluyla toplantının ileri bir tarihe ertelendiği yolunda bir
duyuru yapıldı.
Bu arada, 14 üyenin görev süresinin 5 Şubat'ta sona ereceği belirtildi.
Böylece, yönetmeliğin, toplantıya (şubatın ilk haftası) ve görev
süresine (üç yıl) ilişkin hükümleri (mad. 6) ihlal edilmiş; yetki
gaspı yoluyla Kurul çökertilmiştir. (Bu durum, bir yazı ile Sn.
Abdullah Gül'e gereği için resmen bildirilmiştir).
Sonuç olarak, sayın Başbakan'ın bürokrasi engelinden sıkça yakındığı
bir dönemde, yasa ile oluşturulan ve hükümetler ötesi bir özellik
taşıyan, ayrıca Avrupa ölçeğinde muhatap alınan İHDK'yı çökertmesi,
Başbakan'ın sözlerini doğrulayıcı mı, yoksa engelin algılanış biçimini
ortaya koyması anlamına mı gelmektedir?
İbrahim Ö. Kaboğlu: Eski İHDK Başkanı
İbrahim Kaboğlu, Radikal
08.02.2005
|