| |
Bazı konular var ki Türkiye'yi geriyor. Huzursuzluk yaratıyor.
Tartışılması ürkütüyor insanları. Oysa, tümü de demokrasiyi ilgilendiren
bu konuların sorun olmaktan çıkarılması Türkiye'yi rahatlatacak.
Hangi konular mı?
Bunlardan biri TÜRBAN...
Bu konu şimdilik daha çok üniversitelerde türban yasağı kalksın
mı, kalkmasın mı diye, kamu alanı nedir, ne değildir diye tartışılıyor.
AKP'nin kendi kitlesine yapmış olduğu seçim vaadi var. Uygun bir
zamanlamayla ve toplumsal mutabakat arayarak bu sözünü yerine getirmek
istiyor.
Ama kolay değil.
Manevra alanı dar AKP'nin. Ya Anayasa değişikliği gerekiyor. Ya
da yeni bir Anayasa Mahkemesi kararı. AKP örneğin YÖK yasasını değiştirebilir,
üniversitelerdeki türban yasağını geçersiz kılmak için. Ama Cumhurbaşkanı
da bunu Anayasa Mahkemesi'ne gönderebilir. Ya da ister, göze alabilirse,
referandum yolunu açabilir.
Bu çekişmenin içine girilsin mi?
Türkiye'nin önceliği bu mu?
Yani türban mı?
Evet diyemiyorum.
Üniversitelerdeki türban yasağına ben de karşıyım. Kaldırılmasının
doğru olacağına öteden beri inanıyorum. Bunun gibi kamu alanı tarifinin
Türkiye'de abartıldığını düşünüyorum. Örneğin, Çankaya Köşkü'nün
kamu alanı sayılarak Cumhurbaşkanlığı davetlerinin türban takanlara
kapatılması için ayıp diyorum.
Ne yapmalı?
Türban yasağı tartışılsın. Basında, televizyonda, akademik ve siyasal
platformlarda ele alınsın ve seviyeli görüş alışverişlerinin konusu
yapılsın. Ancak siyasal gündeme şimdilik sokulmasın, bunun için
daha bir süre toplumsal mutabakat aransın diye düşünüyorum.
İkinci konu, ŞERİATÇILIK...
Yargıtay Ceza Genel Kurulu'nun laikliğe karşı olan fikirleri özgürlük
kapsamına sokan kararının da toplumu gerdiği, tedirgin tartışmalara
yol açtığı görülüyor.
Evet, konu hassas.
Kaygıların nedenlerini anlamak mümkün. Türk Ceza Yasası'nın 163.
maddesi 1991'de kaldırıldığı zaman da benzer kaygılar dile getirilmiş,
bundan son tahlilde laiklik ve demokrasi düşmanları kazanır görüşü
savunulmuştu.
Ben hep farklı görüşte oldum. Demokrasilerde aykırı düşüncelerin
de savunulmasının doğru olduğunu, yasaklarla bazı fikirlerin yeraltına
itilmesinin demokrasiyi zayıflattığını, demokrasi düşmanlarıyla
mücadelede hedef küçültmek için ifade özgürlüğünün tam olması gerektiğini
savundum.
Bugün de öyle düşünüyorum.
Bunun için Yargıtay Ceza Genel Kurulu'nun kararını olumlu karşıladım.
Elbette istisnalar var, olmalı da. Irkçılığı, savaş kışkırtıcılığını,
terör ve şiddeti özendirmek ifade özgürlüğünün dışında kalsın, doğru.
Bunlar Avrupa demokrasilerinde de geçerli yasaklar. Ama sınırları
öteden beri gayet iyi çizilmiş durumda hepsinin. Bunun gibi Nazi
ve faşist partiler de Avrupa'da hukuk şemsiyesi altında yer almıyor.
Ama Almanya'da neo- naziler, Fransa'da Le Pen'ci hareket, İtalya'da
neo-faşistler siyaset sahnesinde partileriyle yer almış durumdalar.
Bu partiler artık kapatılmıyor. Yarım yüzyıl geçti Almanya'da son
Nazi partisinin kapısına kilit vurulmasından bu yana. Demokrasi,
bu partileri kendi sistemi içinde tutuyor, sistem içinde onlarla
kolayca baş edebiliyor ve yeraltına itmeden onlarla hukuki, ideolojik
ve siyasal mücadelesini verebiliyor.
Ama tabii yakın markaj yapıyor. Şiddet, ırkçılık, savaş kışkırtıcılığı,
anti-semitizm, yani Yahudi düşmanlığı açılarından izliyor. Suç işleyenleri
görürse, adaletin önüne koyabiliyor.
Bu daha sağlıklı bir yol demokrasi açısından... Demokrasinin elbette
kendini savunma hakkı var. Ama bunun yolu nedir sorusunu ve yanıtlarını
özenle düşünmek gerekir. Çünkü özel koşullar kolayca abartılabiliyor.
Türkiye'de demokrasinin kolu kanadı genellikle bu gerekçeyle kırıldı
yıllar yılı.
Türkiye'de yasaklar, ne 141, 142'ler, ne 159'lar, ne 163'ler, ne
312'ler, ne Terörle Mücadele'nin 7 ve 8'leri, hiçbiri istemediklerimizin
sahneden kaybolmasını sağlayamadı.
Yasaklardan medet ummayalım.
Artık ummuyoruz da.
Hem yasalar hem kafalar değişmeye başladı. Avrupa demokrasilerinde
geçerli çıtayı yakalama yolundayız.
Bakın, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nden yeni bir karar var. Bu
karara uymak zorundayız. BÖLÜCÜLÜK ile ilgili bir karar bu.
Diyor ki:
Bölücülüğün, ayrılıkçılığın fikir olarak savunulması, şiddet ve
kini özendirmediği sürece demokrasilerde suç değildir. Bu nedenle
1 yıl hapis cezası almış olan Muzaffer Erdost'un mahkûmiyet kararını
bozarken, Türkiye Cumhuriyeti devletini de 8500 euro tazminata mahkûm
ediyor.
Evet, demokrasi kolay değil. Zaman ve sabır gerektiriyor.
Ama Türkiye artık doğru yolda...
Bakın, Devlet İstatistik Enstitüsü'nün yaptığı son yaşam memnuniyeti
anketinde, bir referandum halinde Avrupa Birliği'ne evet diyeceklerin
oranı yüzde 70.2 çıkarken, hayırcılar yüzde 16'da kalmış.
İyiye işaret...
Ama bazı konular var ki hâlâ Türkiye'yi geriyor, huzursuz edebiliyor.
Bunun anlaşılabilir nedenleri mevcut. Eğer türban, şeriatçılık,
bölücülük gibi ince ayrım ve duyarlıkları olan bu konuları özellikle
hukuki bakımdan basında, televizyonda, akademik platformlarda seviyeli
biçimde tartışabilirsek, Türkiye'nin demokratik hukuk devleti açısından
uzlaşma noktaları bulacağına inanıyorum.
Bu tartışmaları ne kadar seviyeli, ne kadar çok yönlü yapabilirsek,
bu ülkede toplumsal mutabakatların yolu o kadar çabuk ve sağlıklı
açılır.
Ve Türkiye rahatlar!
Hasan Cemal, Milliyet
10.02.2005
|