|
Ömür boyu seçilme yasağının kaldırılabileceğini belirten Kanadoğlu,
'312 kalmalı. Meydanı boş bırakmak düşünülemez. Asıl suç yargının
değil, hükümetlerin' dedi
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Sabih Kanadoğlu, demokrasinin kendisini
koruyamaması durumunda radikal grupların ülke yönetimine seçim yoluyla
el koyması tehlikesi olduğunu öne sürdü. Kanadoğlu bunu "Hitler
de böyle iktidara geldi" sözleriyle somutlaştırıyor.
Kanadoğlu burada, Alman Nazi partisi lideri Adolf Hitler'in 1930'larda
Almanya'da hüküm süren ekonomik bunalım ve siyasi tıkanma sayesinde,
"topluma sunduğu doğru dürüst bir reçete olmadığı halde"
seçmenin umudu olarak oyla iktidara gelmesine atıfta bulunuyor.
Kanadoğlu bu sözleriyle AKP'yi mi kastediyor? Başsavcı siyasi yorumda
bulunmak istemediğini, konuya Cumhuriyet ve demokrasiyi savunma
noktasından yaklaştığını söylüyor. Ve bu noktada "yargının
demokratikleşme önünde engelmiş gibi gösterilmesinden" yasalardaki
eksikliklerin önüne geçmekte yetersiz kalan hükümetleri ve Meclis'i
sorumlu tutuyor.
Yasaklar ömür boyu sürmeli
Önceki gün bir grup gazeteciye, AKP lideri Erdoğan'ın yanı sıra,
Erbakan, HADEP lideri Bozlak ve SDP lideri Birdal'ın milletvekili
adaylıklarının geri çevrilmesi kararını savunan ve mevcut yasalara
göre yasakların ömüt boyu sürmesi gerekjtiğini söyleyen Kanadoğlu
ile dün ortaya çıkan durumun mantığı üzerine uzun bir söyleşi yapma
imkânı bulduk.
"Hukuk ilkelerini bir kenara bırakarak, ya da Anayasa ve yasaların
emrettiği hükümleri 'demokratikleşme ve Avrupa Birliği ile uyumu
böylece sağlamak' uğruna göz ardı ederek demokratikleşmenin sağlanacağı
inancı yanlış" diyerek söze başladı. Ve sürdürürdü: "Demokrasileri
yaşatan hukukun üstünlüğüdür, yasalara saygıdır. Demokrasi ancak
hukuk devletinde yeşerir. Yargısı güçlü olmayan demokrasi, kendisini
koruyamaz; kendisini koruyamayan demokrasilerin de uzun süre yaşadığı
görülmemiştir."
'Gelsin de bakalım' olmaz
Bütün bu sözler, Kanadoğlu'nun Yüksek Seçim Kurulu'nun 3'e karşı
4 oyla aldığı adaylık yasaklama kararının arkasında ne kadar kararlılıkla
durduğunu gösteriyor. Yasaklamaların bu kişilerin ifade özgürlüğünün
sınırlarını belirleyen TCK 312'nci madde sicilleri nedeniyle, Anayasa'nın
bu suçları "affa uğrasalar bile" yasaklama gerekçesi sayan
76'ncı ve buna bağlı olarak Seçim Kanunu'nun 11'inci maddesi uyarınca
yapıldığı hatırlanmalı.
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı'nın, bu yasaklamalar etrafında yargıya
yöneltilen "Demokratikleşmeye engel olunuyor" eleştirilerine
verdiği yanıtlar, yeni tartışmalara yol açacak cinsten uyarıları
da içeriyor.
Şöyle özetlenebilir:
· "Bunu şimdi seçime
girenler için söylemiyorum: Sıkıştığımız zaman, 'Laik, demokratik
Cumhuriyet elden gidiyor, bizi 100 yıl geri götürmek istiyorlar'
diye çırpınacağız. Ama bunu yapacak olanların demokrasiyi, hukuku
istismar etmelerine karşı çıkmayacağız. Olmaz böyle şey."
· "Biz bazı şeyleri
çabuk unutuyoruz. Türkiye aşağı yukarı 20 yıl süren büyük bir badire
atlattı. Demokrasinin kendisini koruma hakkını kabul ediyorsak,
'Bir gelsin de bakalım' diye geleceğimizi tecrübe tahtası haline
getiremeyiz. Hitler de böyle iktidara geldi. Meydanı boş bırakmak
düşünülemez"
· "Türkiye'de hukuk
devletini daha çağdaş, daha özgürlükçü kılmak için yapılacak çok
iş var. Ama bunları demokrasinin temelini teşkil eden yargıyı yıpratarak
yapmamak lazım. Sanki yargı, yasaları uyguladığı için demokratikleşmeye,
AB'ne engel oluyor gibi bir yanlış anlama var. Meclis ve hükümetler
kendi üzerine düşeni yapmayıp, suçu yargıya atmamalı. Sorumlu yasa
koyucu; Meclis ve koalisyonlar."
· "Yasa koyucu diyor
ki: Ben Kürt-Türk, Alevi-Sünni, kuzeyli-güneyli vesaire ayrımını
yapan bir kişinin ülkeyi idare etmesini istemiyorum. Çünkü milletvekili
seçilip, yemin ettiğinde, artık seçim bölgesini değil ülkeyi temsil
eder. Bu hükümün uygulanmasını sağlamak da benim görevim."
312 bu haliyle korunmalı
· "Erdoğan olayı bir
'şiir okudu, başına bu geldi' olayı değil. Bir metnin nerede, ne
amaçla, nasıl söylendiği de önemli. İlla milletin galeyana gelerek
kendisince 'dinsiz' saydığına saldırmasını beklememiz gerekmiyor.
Zaten o zaman TCK 312 değil, TCK 149'a girer; 'halkı isyana ve katliama
teşvik etmek' sayılır. 312'nin söylediği 'tehlike' de zaten bu."
· "Bir başka aldatmaca
da 312'nin AB'ye göre değiştirildiği. Aslında 312'nin 2'nci maddesi
açısından değişen bir şey olmadı. Hatta zarar suçu yerine, tehlike
geldi. AB'yi değil, kendimizi kandırıyoruz. İç politika malzemesi
yapmak için yasa değişikliğine gitmenin sonucu budur. "
· "Ben 312'nin bu
haliyle korunmasından yanayım. Zaten AB ülkelerinde de buna benzer,
demokrasinin kendisini korumasına yönelik yasalar var. Ama Anayasa'nın
76'ncı maddesi değiştirilebilir. Örneğin bugünkü haliyle cinayet
işleyenin de milletvekili olabileceği gibi kamu vicdanını yaralayan
maddeler var. Şu anda 312'den bir kez mahkûm olan kişi ömür boyu
seçilemez. Seçilememenin süresiz olması da tartışılabilir, bu sınırlanabilir.
Keza Seçim Kanunu'nun 11'inci maddesi de değiştirilebilir. 19 yaşında
afiş asmaktan caze alan bir kişinin ömür boyu seçilme hakkı alamaması
normal değil."
Yargıda da yanlış olabilir
· "Yargıda da yanlışlıklar
olabilir. Ama bunu önleyici mekanizmalar da var. Yargıtay, mahkeme
kararına müdahale etmekle eleştiriliyor. Ama Yargıtay'ın görevinin
zaten bu olduğu sorgulanıyor. Neden süratle harekete geçtiğim sorgulanıyor.
Diyarbakır 4 No.lu DGM'nin Yargıtay'dan gasp ettiği hakkı geri almak
görevim. Sürate gelince... Telefon da ettim, faks da çektim, uçak
yolunu da kullandım. Evet, bu konu ceza hukukunu ilgilendiriyor
ama, seçim hukukunu da ilgilendiriyor. Seçim hukuku zaten acele
etmeyi gerektiriyor. Tabii ki süratle harekete geçmek görevimiz."
· "Avrupa İnsan Hakları
Mahkemesi'nin Erdoğan'ın ihtiyati tedbir kararını reddedeceği belliydi.
Çünkü başvurdukları 39'uncu madde insan hayatı ve özgürlüğünde ivedi
sakınca açısından bakar. Bununla ilgisi yoktu ki... Bile bile ladesti."
Kanadoğlu "demokrasiyi, demokrasi ve cumhuriyet içinde geliştirmekten
yana olduğu" vurgusuyla bu uyarıları yapıyor. Başsavcının göz
ardı edilmemesi gereken uyarı ve saptamaları ciddi tartışmalara
aday görünüyor.
Murat Yetkin, Radikal; 25.09.2002
|