| |
Gerek son Yargıtay kararı, gerekse Başbakan'ın Almanya'da verdiği
demeç gözlerimizi türban krizine çevirdiği için her iki meselenin
de dayanağı olan hukukla toplumsal ve siyasal ilişkiler arasındaki
bağı yeterince göremedik. Gerçekten de bu ikilinin, yani hukukla
siyasal alanın arasındaki ilişkiler başlı başına bir sorundur ve
çoğu zaman da başımıza ne geliyorsa bu tehlikeli dansı yeterince
dikkate almayışımızdan geliyor.
Çağdaş demokrasiler, parlamentonun temel görevini yasama diye tanımıyor.
Yürütme de var elbette, ama o daha farklı bir oluşum ve çok daha
kendisine özgü dinamiklere sahip. Parlamento, yasayı yapan merkez.
Yürütme de yasayla sınırlı olduğundan yasama her anlamda siyasal
hayatın en önemli belirleyicisi durumunda. Bu ilişki içinde belli
kısıtlamalar yok değil. Örneğin yürütme parlamentodaki çoğunluk
partisinden teşekkül ediyor. O durumda çoğunluk grubu asla kendi
aleyhine olacak bir yasamaya yönelmiyor. Böylece yasamanın ideolojik
yanı ortaya çıkıyor. Bu, başından beri bilinen bir gerçek. O nedenle
de yasanın tarafsızlığı veya bütünüyle toplumsallığı diye bir şeyden
söz açmak zor. Tersine yasama ideolojik, sınıfsal ve tarihsel bir
olgu.
Ne var ki, gene çağdaş demokratik toplumsal yapıda her şey bununla
sınırlı değil. Çağdaş toplumlarda da onun kökenini oluşturan Batı
burjuva toplumlarında da yasa bir toplumsal talep olarak beliriyor
ilkin. Yasama ve parlamento bu toplumsal talebin süreçlendirilmesinden
başka bir şey değil. İkisi arasında önemli, ciddi bir kopma ortaya
çıktığında da toplumsal başkaldırı kendisini gösteriyor.
Çağdaş toplumlarda böylesi bir gelişme 'istenmediğinden' toplumsal
güç odakları yasamayı katılım ilkesi etrafında etkiliyor. Bu, erkin
(iktidarın) dağı(tı)lması açısından da önemli ve aranan bir özellik.
Kanaat ve çıkar grupları, ayrıca yukarıda değindiğim gibi bir bütün
olarak sivil toplum, bu sürece müdahil oldukça yalnız yasamanın
kendi içindeki kısıtlamaları giderilmekle kalmıyor aynı zamanda
demokrasinin daha 'tam' bir haline de ulaşılıyor.
Bütün bunlardan sonra geriye kalan bir başka olgu var: yargı ve
onun 'yasa koyma' yet(k)isi. Bu, ilk bakışta sorunlu bir kavram
gibi duruyorsa da bir gerçek. Yargı, içtihatlar aracılığıyla ve
özellikle de Anayasa Mahkemesi kanalıyla yasamayı zorlayan bir odak.
Son zamanlarda bizde de çıkan tartışma, örneğin Anayasa Mahkemesi
kararlarının sınırları ve onların parlamentonun üstünde bir anlamının
olup olmayacağı bu açıdan sık sık karşılaşılan bir soru(n). Ne var
ki, son kertede, yargı, gerek yürütmenin erkini sınırlaması gerekse
içtihat vazetmesi yönünden başlı başına bir unsur.
O zaman sorun gelip şuraya dayanıyor: yargıyı yasamanın üstünde
görmek doğru mu?
Siyaset kuramının belki de en önemli sorusu budur. Benim gibi siyasalın
olabildiğince geniş bir alanı olması gerektiğini savunanlar açısından
bu sorunun yanıtı olumsuzdur. (Bu konuyu Adalet ve Yargı dergisinin
son sayısında uzunca bir makalede ele almıştım.) Bu konudaki görüşümde
de ısrarlıyım. Ne var ki, Türkiye gibi demokratik prosesin yeterince
işlemediği ve iç tıkanmalarla karşı karşıya geldiği toplumlarda
yargının getirdiği yasama sınır(lama)larını dikkate almak şart.
Bu, kural olarak zaten böyle; söylemek istediğim onların ayrı bir
dikkatle 'okunması'. Kaldı ki, Türkiye'nin yakın toplumsal tarihinin,
şöyle bir dikkatle incelenirse görülecektir, yasamanın değil yargının
oluşturduğu kararlarla tayin edildiği açıktır ve bu sadece bize
özgü değil.
Sonunda, Amerikan bayrağından don yapılabileceğini, bunun düşünce
açıklama özgürlüğüyle ilgili olduğunu belirleyen de Amerikan Anayasa
Mahkemesi'ydi.
H. Bülent Kahraman, Radikal
14.02.2005
|