| |
Önce izninizle Türkiye'de siyasetin mekanizmasına ilişkin benzetmemi
tekrar edeyim: Toplumu iç içe geçmiş çemberler olarak düşünün.
Merkezde ve merkeze yakın çemberlerde, Türkiye'nin ekonomik sistemiyle
tamamen entegre olmuş, görece varlıklı ve etkili kişiler -aileler-
gruplar var. Buna karşılık çemberler dışa doğru çıktıkça hem ekonomik
entegrasyon azalıyor hem de fakirlik artıyor. En dış çemberde ise
her bakımdan toplumun en yoksul ve yoksunları var. Türkiye'de siyaset,
mümkün olan en dış çemberden başlayarak insanları iç çemberlere
doğru taşıma sanatı ya da uğraşı.
İttihat Terakki daha ilk günlerinden itibaren bu mekanizmayı kurdu.
O zamanlar iç çemberler Rum-Ermeni-Yahudi azınlıkların elindeydi.
Sermayeyi Türkleştirme çabaları boşuna değildi yani. Cumhuriyet
Halk Partisi, Türkiye'de Cumhuriyet'i kuran parti olarak o en merkezi
çemberlerin partisiydi, hep öyle kaldı, hâlâ daha öyle.
Buna karşılık çok partili düzene geçildiği andan itibaren Türkiye'de
demokrasi, dış çemberlerdekilerin devlet/Hazine pastasından pay
alma çabası olarak görüldü ve Türkiye'nin bugüne dek 'merkez sağ'
diye adlandırılmış olan partileri son 50 yıldır dış çemberlerden
içeriye doğru insan taşıdılar, bugün bu görevi Adalet ve Kalkınma
Partisi görüyor.
Dış çemberden içeriye adam taşımanın bir anlamı da, devlet eliyle
sermaye yaratmaya yardımcı olmak. Yani, bu anlamıyla son 50 yıldır
sağ partiler tarafından yürütülen çaba aslında İttihatçı, hatta
Atatürkçü-CHP'ci bir proje.
Fakat böyle bir ortamda ve böyle bir tek yönlü projeyle siyaset,
Türkiye'de tek kale oynanan bir futbol maçı gibi. 1950'de Demokrat
Parti iktidarı, 27 Mayıs darbesine kadar kesintisiz 10 yıl sürdü.
1964'de Adalet Partisi iktidarı 12 Mart yarı darbesine kadar kesintisiz
sürdü, orada kesilmeseydi ya da 12 Mart döneminde Süleyman Demirel
darbecileri destekleyerek kritik hatasını yapmasaydı kim bilir ne
kadar daha sürecekti. 1983'teki Anavatan Partisi iktidarı, Turgut
Özal'ın hatalarına ve yakın çevresine rağmen kesintisiz 8 yıl sürdü.
Ve şimdi AKP dönemindeyiz; bu dönemin ne kadar süreceğini henüz
bilmiyoruz.
Dikkat edilirse, bu çeşit partilerin iktidarları ya askeri darbelerle
ya da ülkeyi ciddi sıkıntılara sokan uzun koalisyon dönemleriyle
kesilebiliyor ancak.
Oysa Türkiye, bence o siyasi olgunluğa ulaştı, AKP'nin karşısına
bir ciddi iktidar alternatifini koyabilmeli, yarın-öbür gün bu siyasi
parti AKP'den iktidarı tek başına alabilmeli.
Bence, taa Demokrat Parti'ye kadar gitmeyeceğim ama AP'nin de, ANAP'ın
da ve bugün AKP'nin de alternatifi çağdaş, akıllı bir sol parti
olabilir ancak. AKP'nin alternatifi asla milliyetçi-izolasyonist
bir akım olamaz. Aynı şekilde AKP'nin alternatifi artık miadını
doldurmuş, toplum gözünde silinmiş eski merkez sağ partiler de olamaz.
Bu çeşit muhalefet akımları varlıklarını korusalar bile iktidara
alternatif olamazlar; çünkü topluma yeni bir şey söylemiyorlar.
Topluma yeni bir şey söyleyebilecek yegâne siyasi düşünce sol düşüncedir.
Hem en dış çemberdekilerin içeriye doğru gitme hevesini canlı tutup
destekleyecek hem de iç çemberlere daha önce taşınmış olanların
pastadan adil yararlanmasını vaat edebilecek yegâne siyasi akım
sol çünkü.
Kars'ın, Van'ın, Diyarbakır'ın, Tokat'ın, Çorum'un, Sivas'ın, Yozgat'ın,
Konya'nın, Erzurum'un, Erzincan'ın ve daha sayamadığım onlarca şehrin
köylerinden kopup İstanbul'a ya da başka şehirlere göç eden ve edecek
insanların esas aradığı şeyin eşitlik ve adalet olduğunu unutmamak
gerekir.
Eşitlik ve adalet (ve bu arada özgürlük de elbette) solun sloganlarıdır,
unutmayın.
Bugünlük yerim doldu, eşitliği yaygınlaştıracak sol projenin ayrıntılarına
giremedim. Yarın devam edeyim...
İsmet Berkan, Radikal
13.02.2005
|