Türkiye nereye gidiyor?

 

Türkiye ile Amerika arasındaki ilişkilerde görülen gerilemenin izahı, eski solculukla yeni İslamcılık arasındaki bileşimde yatıyor. Ve bayağı da ciddi bir gerileme söz konusu


Birkaç yıl önce İstanbul'da bir sergiye katılmıştım. Ülkedeki son askeri darbe dönemine (1980) dair resimler sergileniyordu. Fakat görünen oydu ki ressamlar, Türkiye demokrasisinin akıbetinden ziyade, küresel kapitalizmin yol açtığı adaletsizliklerle ilgileniyordu. Aslında bu çalışmalara solcu
karikatürler demek bile azdı (birçoğu şişman kapitalistleri Sam Amca şapkaları ve iğne ipliğe dönmüş işçilerle tasvir ediyordu). Hatırladığım kadarıyla, sergiyi gezen açıkgöz bir Türk, meseleyi şöyle açıklamıştı: "Bu sergi Türk ressamlarının, Sovyet ressamlarının Stalin baskısının doruğa çıktığı dönemlerde bile reddettiği düzeysiz tarza kendi gönülleriyle bağlanmak istediklerini gösteriyor."

İdeolojik husumet
Bu sergi, ABD'de 'Türkiye'yi kim kaybetti' sorusu üzerinde son dönemde kopan fırtınalı tartışmalar vesilesiyle geldi aklıma. Zira sergi, Kore'den başlayarak Sovyet yayılmacılığına karşı mücadele eden iki NATO müttefiki arasındaki 50 yıllık özel ilişkinin, uzun zamandır İstanbul seçkinlerinin çoğunda hasıl olan ideolojik husumet ve entelektüel gerilemenin etkisine girdiğini gösteriyordu. Ve 2002 seçimi, giderek yozlaşan ve Türk-Amerikan ilişkilerini önemseyen merkez partilerinin kendi kendilerini yok etmesine sahne oldu; ortaya çıkan boşluğu ise Adalet ve Kalkınma Partisi'nin (AK Parti) sinsi, fakat kurnaz İslamcılığı doldurdu.
İlişkilerdeki gerilemenin (Türkiye'nin Irak savaşında yanımızda yer almayı reddetmesinden kaynaklı karşılıklı küskünlüğün ötesine geçen bir durumdu bu) izahı, eski solculukla yeni İslamcılık arasındaki bu bileşimde yatıyor. Ve bayağı da ciddi bir gerileme söz konusu. Bu ay başında Savunma Bakan Yardımcısı Douglas Feith ile Ankara'ya yaptığım kısa ziyarette, zehirli bir atmosferle karşılaştım (neredeyse tüm siyasetçiler ve laikinden dincisine dek tüm medya kurumları, aşırı Amerika karşıtı vaazlar vermekteydi); yanı sıra Arap dünyasındaki devlet güdümlü basının bile çoğunu sollayan bir Yahudi nefreti söz konusuydu (aynı Türk ressamları gibi). Eğer Nazi misali demekte tereddüt ediyorsam bunun tek nedeni şu: Goebbels muhtemelen bu tanımı fazla kaba olduğu gerekçesiyle reddederdi.
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın gözdesi konumundaki İslamcı gazete Yeni Şafak'ı ele alalım. Gazetede 9 Ocak tarihinde yayımlanan bir haberde, ABD güçlerinin birçok Iraklının cesedini Fırat Nehri'ne attıkları, bu yüzden mollaların halkın nehir balıklarını yemesini yasaklayan bir fetva çıkardığı iddia ediliyordu. Yeni Şafak ayrıca ABD güçlerinin Felluce'de kimyasal silah kullandığını ısrarla öne sürüyordu. Köşe yazarlarından biri, ABD askerlerinin kadınlara ve çocuklara tecavüz edip cesetlerini köpekler yesin diye sokak ortasında bıraktığını savunuyordu. Gazetenin 'atlatma haberleri' arasında, Irak'taki ABD güçlerinin yanına 1000 İsrail askerinin konuşlandırıldığı da vardı ve ABD ordusu ölen Iraklıların kalıntılarını toplayıp Amerikan 'organ pazarında' satışa çıkarıyordu.
Laik basının da aşağı kalır tarafı yok. Hürriyet gazetesi İsrail özel timlerini, Musul'daki Türk güvenlik personeline suikast düzenleyip öldürmekle, ABD'yi de insani yardım kisvesi altında Endonezya işgalinin düğmesine basmakla itham ediyordu.
Sabah gazetesinde bir köşeyazarı geçen sonbaharda, ABD'nin Türkiye Büyükelçisi Eric Edelman'ı, "etnik kökeni" doğrultusunda hareket etmekle suçluyordu (tahmin edin kökeni ne: elbette Yahudi). Edelman gerçekten de, Amerika'nın imajını ve çıkarlarını ülke dışında savunma görevini son derece ciddiye alan, nadir bulunan bir dışişleri görevlisi. İçinde çalıştığı entelektüel iklim öylesine çılgınca boyutlara ulaştı ki, kendisini ABD Jeoloji Araştırmaları'ndan bilim adamlarıyla birlikte bir konferans düzenlemek zorunda hissetti: Konferansta Amerika'nın nükleer denemelerinin son tsunami felaketine yol açmadığı anlatıldı.
Dost olduğu farz edilen bir ülkede, elçilik görevlilerinin bu kadar kuşatılmış halde yaşadığına hiç tanık olmadım. Erdoğan'ın ofisi, geçenlerde Türk yetkililerinin, İstanbul'daki büyükelçilik konutunda Ortodoks Kilisesi'nin 'Ekümenik' Başpiskoposu onuruna verilen
bir resepsiyona katılmalarını yasakladı.
Peki neden? Çünkü 'ekümenik' evrensel anlamına geliyor ve her nasılsa bu, Türkiye'yi bölme komplosunun bir parçası sayılıyordu.

Çılgınca iddialar
Türk başkentinde son dönemde yaşanan belki de en Amerikan karşıtı hikâye ise 'sekizinci gezegen' teorisi: Bu teoriye göre, ABD yakında dünyaya bir göktaşının çarpacağını bilmekle kalmıyor, o göktaşının Kuzey Amerika'yı vuracağını da biliyor. Ortadoğu'yu sömürgeleştirme arzumuzun nedeni de işte bu.
Biliyorum, bunların hepsi kulağa çok çılgınca geliyor.
Fakat bu tür hikâyeler, Ankara'nın en muktedir yemek masalarında, bütün ciddiyetiyle anlatılıyor.
Ortak fikir şu: ABD'nin dünyada yaptığı neredeyse her şey (tsunami yardımı bile) gizli niyetlere dayanıyor, genellikle de Yahudileri koruma amacını güdüyor.
Bu tür kara çalmalar karşısında Türk siyasetçileri mutlak bir suskunluk içinde. Aslında bizzat Türk parlamenterler ABD'yi Irak'ta 'soykırım' uygulamakla suçladı; Erdoğan da (vaktiyle Müslüman dünyaya örnek teşkil edeceğini umuyorduk), Irak seçimlerinin meşruiyetini sorgulayan az sayıda dünya lideri arasında yerini aldı. Durum kendilerine sorulduğunda Türk siyasetçileri hemen, 'kamuoyu' ile zıtlaşma riskine giremeyecekleri iddiasını öne sürüyor.
O kamuoyu korkusu ki Erdoğan'ı, Condoleezza Rice'a 'West Wing' adlı kurgusal TV dizisinin bir bölümünde Türkiye'nin kötü gösterilmesine dair protestolarını iletecek noktaya getirdi. Dediklerine göre söz konusu bölüm, Türkiye'nin kadın haklarını tehdit eden gerici bir popülist hükümetin eline geçmesini anlatıyormuş. (Bana pek de yanlış gelmedi.)
Eskiden olsaydı Türkiye'de böyle bir hükümeti aklıselime davet edecek kadar güçlü bir muhalefet partisi bulabilirdiniz. Fakat bugünkü tek muhalefet can çekişen bir Cumhuriyet Halk Partisi'nden (CHP) ibaret, ki bir zamanlar Atatürk'ün partisiydi.
Son parti kongresinde CHP lideri rakibini, kendisine karşı düzenlenen bir CIA komplosunun parçası olmakla suçladı. Bütün bunlar mevcut hükümette ve devlet bürokrasisinde nispeten ABD yanlısı bir-iki yetkilinin bile kalmadığı anlamına gelmiyor. Fakat kamuoyu önünde bir şey söylemekten korkuyorlar. Kendi aralarında ise sürekli, ABD'nin 'farklı şekilde yapabilecek olduğu' önemsiz meselelerden şikâyet ediyorlar.

Erdoğan'ı ilk ABD 'tanımıştı'
Tamamen unutulan şey ise, Başkan Bush'un Erdoğan'ı başbakan olarak tanıyan ilk dünya liderlerinden biri olduğu; o günlerde Türkiye'nin kendi hukuk sistemi hâlâ Erdoğan'ın bu görevi üstlenecek kadar laik olup olmadığını tartmaktaydı. Unutulan şey, ABD'nin on yıllarca verdiği askeri destek. Unutulan şey, Türkiye'nin Ceyhan limanına ulaşan Hazar petrol hattını garanti altına almak için yıllar boyu gösterdiği çabalar. Unutulan şey, ABD yönetimlerinin, modern Türkiye'yi yıllar öncesinde kalan Ermeni soykırımından dolayı suçlayan yasa tasarısının geçirilmesi yönünde her yıl yapılan girişimlerle mücadele etmeyi sürdürmesi. Unutulan şey, ABD'nin Türkiye'nin AB üyeliği için yorulmadan sürdürdüğü lobi faaliyeti.
Her şeyin ötesinde, Amerika'nın PKK karşısında yaptığı yardımlar da unutuldu. Örgütün şu an içeride bulunan lideri Abdullah Öcalan, Türkiye'nin askeri harekât tehdidinin ardından 1998'de Suriye'den sınır dışı edildi. Sonrasında Avrupa hükümetleri arasında sıcak patates misali
elden ele dolaştı ve (buraya dikkat!) Avrupalılar Öcalan'ı idam cezası alabileceği gerekçesiyle Türkiye'ye iade etmeyi reddetti. Nihayet Nairobi'deki Yunan büyükelçiliğinde saklanırken (Amerikan istihbara-tının yardımıyla) yakalandı. Ben hâlâ biliyorum ki göğsünü gere gere ABD yanlısı
olduğunu söyleyen bir avuç Türk, 'Bize Öcalan'ı verdiler. Bundan daha önemli ne olabilir?' diyor.
Biliyorum ki Feith (Türk basınının işaret etmekten geri kalmadığı üzere, bir başka Yahudi) ve ardından Rice, Türk liderlerle görüşmelerinde, eğer iki ülke arasındaki ilişkilere değer veriyorlarsa, bazı tehlikeli söylemlere karşı çıkılması gerektiği konusunda bastırdı. Bu konuda tatmin edici bir yanıt aldıklarına dair hiçbir işaret yok. Türk liderleri, atıfta bulundukları 'kamuoyu' tavrının hâlâ tersine döndürülebilir olduğunu anlamalı. Fakat işler birkaç yıl daha böyle giderse ne olacağını kim bilebilir? Atatürk'ün mirasının büyük bölümü kaybedilme riski altında
ve bu kez eski Osmanlı haşmetinden de geriye kalan hiçbir şey yok. Türkiye kolayca ikinci sınıf ülkelerin safında yerini alabilir: dar kafalı, paranoyak, marjinal ve (tam da bu yüzden) Amerika'yla dostluğu bitmiş, Avrupa'da ise sevilmeyen bir ülke. (16 Şubat 2005)

Robert L. Pollock - The Wall Street Journal, Radikal
18.02.2005