ABD'yi eleştirmek, kendimizi kandırmak

 

Elimde 1249 sayfalık bir kitap: "The Torture Papers" (İşkence Belgeleri). Alt başlığı "Ebu Greyb'e Uzanan Yol."
Derleyenler, New York Üniversitesi Hukuk Fakültesi Hukuk ve Güvenlik Merkezi Baş Direktörü Karen J. Greenberg ile ABD Ceza Avukatları Ulusal Derneği Yönetim Kurulu üyelerinden ve halen Guantanamo'daki tutukluların savunmasında görev alan Joshua L. Dratel.
Kitap, 2001 - 2004 döneminde Bush yönetiminin en tepesinde gerçekleşen 28 gizli yazışma ile 9 ayrı geniş raporu kapsıyor.
Greenberg, kitabın okuyucuya, "genel kabul gören ve yasal normlar dışında kalan kaba kuvvet ve işkence yöntemlerinin kuralına uydurulması yönündeki sistematik karar hakkında açık bir fikir" verdiğini söylüyor. Haklı.
Daha önce bir bölümü ABD'de yayınlanmış ve Kongre başta olmak üzere çeşitli Amerkan platformlarında tartışılan bu belgeleri, kronolojik bir bütün içinde inceleyince kuşku kalmıyor:
Bush yönetimi, 11 Eylül'den sonra, Afganistan, Guantanamo, Küba ve Irak'ta yakaladıklarını sorgularken, başta Cenevre Sözleşmeleri olmak üzere, kendisini bağlayan ulusal ve uluslararası hükümlerin dışına çıkma kararını en üst düzeyde vermiş ve bu kararı kılıfına uydurmak için bir hukuki çerçeve oluşturmuş.
Bu çerçevenin özündeki mantık, "amaca ulaşmak için her araç meşru" diye özetlenebilir. "Eğer terörü önleyecekse, yeni bir saldırı planını ortaya çıkaracaksa işkence kabulümüzdür" mantığı bu. Daha doğrusu, işkence tanımı öylesine daraltılmış ki, Ağustos 2002'de, dönemin Adalet Bakan yardımcısı Jay S. Bybee, işkenceye "işkence" denmesi için kurbanın "ölümüne, iç organlarının iflasına ya da bedensel fonksiyonlarının kalıcı biçimde zarar görmesine yol açacak denli ciddi fiziksel darbe" gerektiğini yazabilmiş.
İşkence mevzuatının kabullerini zorlayan bir tanım bu. ABD'nin insan hakları raporlarında, Türkiye dahil birçok ülke için, yıllardır (ve haklı olarak) "işkence" diye kınanan sorgu tekniklerinin önemli bir bölümünü "suç" olmaktan çıkaran bir tanım.
Öte yandan, ABD askeri istihbarat yetkililerine göre, Irak'taki tutukluların yüzde 70 ila 90'ı "yanlışlıkla yakalanmış" kişiler. Yani Washington'ın "teröristlere reva" gördüğü sorgu tekniklerinin kurbanları arasında tümüyle masum insanlar da var.
Esasen, "The Torture Papers," ABD'de 11 Eylül ile gelen paradigma değişikliğinin bir parçasının da hak ihlalleri olduğunu yansıtıyor. Zira ABD'nin yeni Adalet Bakanı Alberto R. Gonzales, Beyaz Saray hukuk danışmanıyken kaleme aldığı bir memorandumda, "Yeni paradigma, Cenevre'nin, düşman tutukluların sorgulanması konusundaki katı sınırlamalarını geçersiz kılmaktadır" diye yazıyor. Bu tür memorandumlar, ABD'nin terörle mücadele tarihine "işkenceyi" de sokarken, üst düzeyde birçok kişinin buna razı olduğunu kendi kaleminden yansıtıyor. (Yazışmalar kanıtlıyor ki, buna itiraz eden en üst düzey yetkili, artık koltuğunda olmayan eski dışışleri bakanı Colin Powell.)

Türkiye'deki tablo
Terörle mücadele, ABD'nin (ve dünyanın) görünür geleceğini belirlemeyi sürdürecek.
Kanımca, bu mücadelede eleştirilmesi en elzem olan nokta insan hakları ihlalleri.
ABD medyasının ortaya çıkardığı belgeler, "işkence" suçlularının bazılarının yargılanmasını gündeme getirdi. Yukarıdaki kitap ve benzerleri de, siyasi ve hukuki sorumluları gözler önüne seriyor.
Washington'ın Türkiye'de yükselen "anti - Amerikan" hissiyata tepkisine tepki duyup "Ne yani ABD'yi eleştirmeyecek miyiz" diye soranlarımıza, ABD'de yazılıp çizilenleri daha çok okumalarını, örneğin bu kitaba ve kitap hakkındaki eleştirilere mutlaka bakmalarını öneririm.
Bush yönetiminin şu ya da bu uygulamasını, bilgi ve belge ışığında tartışıp eleştirmek başka bir şey. Kendimizi fantezi, korku, ideolojik körlük ve basbayağı yalanlardan örülü küçük ve karanlık bir köşeye hapsedip orada besleyip büyüttüğümüz komplo teraneleriyle anti - Amerikancılık yapmak başka.
Ben, birincisinin (yani bilgiye dayalı eleştirinin) ABD'ye, bize ve bütün dünyaya yararlı, ikincisinin (bilgiyi reddeden paranoyanın) ise herkesten çok Türkiye'ye zararlı olduğuna inanıyorum.
Doğruya doğru. Bush yönetiminde de, Washington'daki ciddi analistler arasında da, diyelim ki Ebu Gıreyb skandalı ya da Irak'taki PKK varlığına karşı atıl kalınması nedeniyle ABD'yi eleştiren Türk yetkili ve yorumcularına kızan birisine, ben bugüne dek rastlamadım. Esasen, Türkiye'den ABD'ye ulaşan, bilgiye, belgeye ve ("çuval" olayındaki gibi) haklı isyana dayalı eleştiriler çok da fazla değil.
Son dönemde Washington'dan yükselen tepkinin nedeni, Türkiye'nin, Avrupa'nın genelinden ve (evet) Arap dünyasından farklı bir "anti - Amerikanizme" kaydığı inancı. Bu inancı besleyen, ABD'lilerin Türkiye'de gördükleri. Mesela: Kendisine karşı CIA komplosu düzenlendiğini, hatta zehirlenebileceğini ima eden, bir elişi ödevi titizliğindeki düzmece belgeleri buna kanıt sayabilen siyasi liderler.
11 Eylül saldırılarını CIA ve Mossad'ın gerçekleştirdiğine, aynı ekibin eski Lübnan Başbakanı'nı da öldürdüğüne inanan, "Kimin işine yarıyor" mantığının muhteşem uzantılarını medyaya ve yetkililere fısıldamaktan çekinmeyen kadrolu danışmanlar.
Irak seçimlerinde kendi tabanından sınırlı destek gördüğü ortaya çıkan, bir ayağı Ankara'daki örgütün her dediğine hemen inanarak demeç veren ya da ciddi (ve Kerkük'e Kürt nufus kaydırması gibi) özünde haklı bazı kaygıları abartılı biçimde ortaya koyarken bu abartıyı, "Rakamları Internet'ten aldık" diye gerekçelendirebilen devlet yetkilileri.
Musul'daki beş şehidin cesetleri soğumadan suçu ABD'ye ve Kürtler'e atabilen, soruşturma raporunun kendisini yalanlaması 24 saat bile almayan generaller.
Telafer'de, Felluce'de olanları "soykırım" diye dünyaya ilan edip bir düzine yetkiliyi özür dilemek zorunda bırakan parlamenterler.
İçlerindeki anti - Semitizmi, herhalde soyad tınısına ve burun profiline bakarak "Musevilikten dönme" olduğunu "saptadıkları" kişileri listeler halinde yayınlamakla tatmin eden hastalıklı ruhlar. ABD'li yetkilileri, öncelikle (ve çoğu zaman sadece) ad, soyad ve Musevi olup olmadıkları ile tanıtmayı anlamlı sayan yorumcular.
Savaşa karşı çıkmış birçok Avrupalı ve Ortadoğulu lider ile BM Genel Sekreteri, seçimlerin işaretini verdiği dönüşüm umudu nedeniyle Irak halkını kutlarken, sandığın "gayrimeşruiyetini" peşinen ilan edebilen bir başbakan.
Bütün bu bombardımanın da etkisiyle, Amerikan karşıtı hissiyatı keskinleşen halka, ateşe körükle gidercesine popülist mesajlar vermeyi ve Washington'ı bilgiyle değil duyguyla eleştirmeyi adet edinen bir iktidar. Amerikan düşmanlığını günün "moda" kılıfı olarak kafasına geçirmiş izlenimi veren ve biraz da bu kılıf sayesinde, milliyetçi paranoyalarına tutsak düşmeye başlamış, bölgesindeki gelişmelerin ısrarla gerisinde (Hariri'nin cenaze törenine yetkili gönderemeyecek kadar acze düşmüş) bir başkent.
ABD'li yetkililerin çizdiği tablo bu. Biz bu tabloyu görüyor muyuz? Ya da bu tablonun neresindeyiz?

Yasemin Çongar, Milliyet
21.02.2005