Irak ve Suriye krizi...

 

Brüksel sonrası AK Parti hükümeti, üzerindeki rehaveti atmaya yönelik gayret sinyalleri vermeye başladı. Özelikle AB konusunda ve Kıbrıs meselesinde uzun süre önce atılması gereken adımlar yavaş yavaş ortaya çıkmaya başladı.

Annan Planı'yla ilgili açıklamalar, bazı eklerle aynı planını tekrar devreye sokulması talebi, başka bir deyişle Türkiye'nin kalıcı bir çözüm konusunda inisiyatif alma hamlesi başlatılmış görünüyor...

Elbet önemli olan bunun hükümet tarafından ne denli titizlikle takip edileceğidir.

Bu konuda endişe duymak için nedenler var. 17 Aralık'tan sonra AK Parti'nin kendi siyasi oyununu bağımsız olarak oynama isteği, bu çerçevede arka arka yapılan hatalar, sorunlarla ve sorunların taraflarıyla Ankara arasına giren mesafeler ortadadır...

Siyasi iktidarın bazı adımları atmak için araya neden süre koyduğunu anlamak mümkün olmuyor.

Oysa uluslararası ilişkilerde Türkiye'nin bir bütünün parçası, bağımlı değişkeni olduğu açıktır. Bu çerçevede sürekli politik seferberlik gereği de ortadadır. İşte bu gerçekler ile Türkiye'yi dünyanın merkezi olarak algılamaya yatkın muhafazakâr zihniyet arasında zaman zaman oluşan mesafe ve zıtlaşma tahrip edici sonuçlara yol açabiliyor.

Nitekim siyasi iktidarın gerek AB hattında gerek bölgede "kendi başına bir değeri olmayan, sadece itirazların altını çizen bir siyasi dil" tutturması bugün yaşanan sorunların ana nedeni olarak karşımıza çıkıyor.

Ve nedense Ankara'nın bu zihniyet refleksinin oluşturduğu ruh halinden çıkması için Türkiye'yi zora sokan yeni gelişmelerin olması gerekiyor.

Yeni gelişme ABD'yle yaşanan üstü örtülü krizdir.

Dün sözünü ettiğimiz "ABD Andıçı"nın ardında çıplak bir gerçek var. ABD "İran ve Suriye" operasyonları öncesi bir saha temizliği yapmakta, Türkiye'de 1 Mart tezkeresi gibi yeni bir durumla karşılaşmasını engelleyecek tedbirleri almaya yönelmektedir.

ABD açısından muhtemelen iki dizi soru var:

Bir yandan AK Parti'nin çok yönlü bir dış politika iddiasıyla Ortadoğu politikasındaki derinliği Suriye ilişkileriyle sağlamak istemesi, hatta Suriye'nin hamisi gibi davranmaya soyunmasıdır.

Diğer yandan Başbakan'ın beyanatlarıyla İran'da nükleer güç bulunmasında sakınca görmediğini ima etmesidir.

AK Parti'yi hedef ve ABD'nin gözünde sorun olmaya iten bu tür imalar, açıklamalardan oluşan karmaşık ve sistemsiz dış bir politika çizgisidir.

Siyasi iktidarı kaplayan rehavet ve aşırı güven, hem konumuyla gücü arasındaki mesafeyi görmezden gelmesine yol açmakta, hem izlediği politikanın karşılıksız olduğunu anlamasına engel olmaktadır.

Ankara'nın bölgeyi biraz daha kuşatacak savaş ve baskı oyununun parçası haline gelmeyi reddetmesi, hatta buna karşı durmaya çalışması doğrudur.

Yanlış olan bu tavrın açığa vurulma biçimi, daha doğrusu izlenen dış politika stratejisidir.

Türkiye'nin önünde ilişkileri bilerek ya da bilmeden soğutmaya çalıştığı, küstüğü bir AB örneği vardır. AB ülkeleri, özellikle Fransa, Suriye ve İran konusunda ABD'yle aynı kaygıları taşıdığını, Suriye'nin terör örgütlerini koruyan bir zemin, İran'ın ise tehditkar bir nükleer güç olduğunu ifade etmekte, ancak bu durumu engellemek için pasifik yöntemler bulunması gerektiğini ilave etmektedir.

Türkiye ise bir açıklamasıyla Doğu'ya, bir diğer açıklamasıyla Batı'ya savrulmakta, yukarıda da söylediğimiz gibi önerisiz itirazlarla örülmüş bir dış politika yolu izlemektedir.

Siyasi akıl gerçekçi ve yapıcı bir dış politikayla geri dönülmesini kaçınılmaz kılıyor...

Aksi halde Türkiye yeniden andıçlar ülkesi olabilir.

Ali Bayramoğlu, Yeni Şafak
24.02.2005