|
Amerika ile Avrupa, bir başka deyimle AB arasında Irak Savaşı ile
dışa vuran "çatlak", ABD Başkanı George W.Bush'un çok
beklenen son ziyareti ile giderildi mi?
Tam değil. Kısmen giderildi; kısmen belli konularda görünebilir
vadede giderilemeyecek farklılıklar çarpıcı biçimde yansıdı. Oxford
kökenli Harvard'ın İngiliz profesörlerinden Niall Ferguson, pazartesi
günü The Guardian'da yazdığı "ABD ile Avrupa'nın anlaşamayacak
olmasının üç nedeni" başlıklı makalesinde, Bush'un bu son Avrupa
ziyaretini Richard Nixon'un 1972'de Çin'e yaptığı ziyaret ile karşılaştırmıştı.
Tarafları ayıran "siyasi yaklaşım noktaları"nın, Amerika-Çin
yakınlaşması öncesindeki Amerika-Çin farklılığı kadar önemli olduğunu
vurgulamak istemişti.
ABD ile AB (özellikle Fransa) arasında "giderilemeyen"
en önemli "çatlak", Avrupa'nın Çin'e uygulanmakta olan
silah ambargosunu kaldırmakta kararlı olması. ABD, AB ülkelerinin
bu kararında, "stratejik kaygılar" duyuyor. Bu, AB'nin
giderek Çin'in "bir numaralı ticaret partneri" olmakta
ABD'nin yerine oynamaya niyetli olduğu gibi yorumlanıyor. Tabii
ki, böyle bir gelişmenin, geleceğe yönelik "küresel denge ve
uluslararası ilişkiler" bakımından özel bir anlamı var.
İran konusunda ise, sanıldığının aksine, bir "ABD-AB yakınlaşması"
söz konusu. Taraflar, İran'ın nükleer silah üretmesinin engellenmesi
konusunda herhangi bir görüş ayrılığına sahip değiller. Bunun nasıl
önleneceği yani "yöntem"e ilişkin farklı "vurgular"a
sahipler. Şu zaman dilimi açısından, ABD'nin AB'ye -daha doğrusu
İngiltere, Almanya ve Fransa'dan oluşan AB "triumvirası"na-
"diplomatik girişim yöntemi" için "yeşil ışık"
yaktığı anlaşılıyor.
Bir başka "yakınlaşma" konusu ise Irak. AB ülkeleri,
Irak seçimlerini ve sonuçlarını olumlu karşıladılar. Şimdi Irak'ta
"demokrasi inşası" konusunda ABD-AB arasında "olabilir
ölçüde" bir işbirliği sürecine girileceği gözüküyor. Nitekim,
Türkiye'nin de katkı yapmaya hazır olduğu, Irak güvenlik güçlerinin
NATO tarafından eğitilmesi konusu, bu "yakınlaşma"nın
"somut" göstergesi.
Lübnan'dan Suriye'yi çıkartmak ise, ABD-Fransa müşterek ekseni
üzerinde, AB'nin de desteklediği bir başka politika beraberliğini
gündeme getirdi.
Yani, ABD-AB ilişkilerinin, "İkinci Bush dönemi"nde,
"Birinci Bush dönemi"nden belli ölçülerde farklı olacağının
ipuçları çıktı. Farklılıklar tümüyle giderilemeyecekse de, birinci
dönemdeki gibi bir "kopukluk" da muhtemelen olmayacak.
ABD-AB ilişkilerindeki "yakınlaşma" noktaları, Türkiye'nin
ABD ile "ters düştüğü" alanlarda. Türkiye, gerekli "politika
ayarlamaları"nı yapmazsa sıkıntıya girer; yaptığı takdirde,
rahatlar ve rolü artar.
Bu çerçevede, Tayyip Erdoğan-George W.Bush görüşmesinin, son zamanlarda
hayli zehirlendiği belli olan Türk-Amerikan ilişkilerine yeni bir
"soluk" getirdiğini söylemek ihtiyatsızlık olacak. Çünkü,
ayaküstü ve 8 dakika süren bir görüşme, taraflar birbirlerine ne
söyledilerse -daha ziyade şakalaşma ve Bilal Erdoğan içerikli olduğu
öğrenildi- fazla önemsenecek türden değil. Çeviri süresini hesaplarsanız,
8 dakika "brüt" ve 4 dakika "net" bir görüşme
demek. Türk-Amerikan ilişkileri, 4 dakikada, "ayaküstü"
halledilecek olmaktan daha derin sıkıntılar içeriyor.
O görüşme, olsa olsa, tarafların arayı düzeltmek için "simgesel
bir irade beyanı" olarak algılanabilir; o kadar.
İlişkileri asıl bozan, Irak zemini idi. Amerika'nın Irak'ta politika
değiştirmesi beklenemeyeceği gibi, şu dönemde böyle bir değişikliğe
gitmesini gerektirecek hiçbir neden de yok. Dolayısıyla, Türk-Amerikan
ilişkilerinde temelli bir düzelme, Türkiye'nin yeni bir Irak ve
hatta giderek yeni bir Suriye politikasına yönelmesiyle mümkün olabilir.
Irak'ta yeni başbakanın kim olacağı belli oldu. Hizb-ül Dave (Çağrı
Partisi) lideri İbrahim Caferi. Caferi, Hizb-ül Dave'nin iki fraksiyonundan
birinin lideri. Geçen yıl kamuoyu yoklamalarında Irak'ın "en
popüler" siyasi şahsiyeti olarak gözüküyordu. İlginç özelliği,
parti, 1980'lerde Ayetullah Humeyni'nin otoritesini kabul noktasında
ikiye bölündüğünde, bunu reddederek Tahran yerine Londra'da yerleşmiş
olması ve "Velayet-i Fakih" ilkesine yani devletin Şii
din adamları tarafından yönetilmesi ilkesine karşı çıkmış olması.
Şii-İslamcı ama bugünlerde bulunabilecek en "demokratik eğilimli"
ve esnek Şii siyasi şahsiyeti.
Cumhurbaşkanı'nın Celal Talabani olacağı da aşağı yukarı belli.
Bu durumda, Türkiye'nin harekete geçmesi ve yeni Irak liderleriyle
"yakınlaşma politikası" gütmesi için bir dizi fırsat önünde.
Ama, Talabani ve Barzani'den "hakaretamiz" bir uslupla
"aşiret reisleri" diye söz etmeye veya onları yine "aşağılama"
maksadıyla "peşmerge liderleri" gibi sıfatlarla anmaya
devam edilirse, bu fırsat ve fırsatlar da kaçar.
Dahası, bu "aşağılama"nın, bizim kendi Kürt vatandaşlarımıza
yönelik bir "aşağılama" olduğunu da, vatandaşlarımızın
kendileri farkediyor.
Suriye politikasının da gözden geçirilmesi gerekiyor. Ahmet Necdet
Sezer'in son NATO Zirvesi'nden sonra, hangi akla hizmetle önümüzdeki
günlerde Şam'a resmi bir ziyaret yapacağını anlamak da kolay değil.
"NATO'nun Lübnan'den çekil" mesajını götürmek üzere mi
dersiniz?
Şaka ediyor olmalısınız.
ABD-AB ilişkileri, daha doğrusu "Transatlantik çatlak"
bir Bush Avrupa ziyareti ile çözülebilecek, üstesinden gelinebilecek
bir şey olmadığı gibi, Türkiye-Amerikan ya da AB ilişkileri 8 dakikalık
(net 4 dakika) ayaküstü görüşmelerle raya oturacak cinsten değil.
Somut siyaset değişikliği gerek.
Cengiz Çandar, Tercüman
24.02.2005
|