| |
Son günlerde AKP'li milletvekillerinde saçma bir telaş var. "Bizim
için birileri düğmeye mi bastı?" Merak edilen, medyada iktidar
partisine yönelik eleştirilerin, Enerji Bakanlığı operasyonunun,
partiden istifalar ve ABD'den gelen tepkinin, AK Parti'yi iktidardan
uzaklaştırmak amacıyla yapılan müthiş bir global orkestrasyon olup
olmadığı.
Öncelikle söyleyelim, bu yorum deli saçmasından ibaret. Bazen bir
eleştiri, yalnızca bir eleştiridir. Ankara'nın şüpheci ve komplocu
siyasilerine garip gelebilir ama, bazen medyanın bir olayın üzerine
gitmesi de, sadece habercilik refleksinden ibarettir.
Uzun yıllar Washington'da gazetecilik yapmış biri olarak benim izlenimim
şu: Kimse "düğmeye basmış değil," böyle bir kudreti de
yok. Ama bu sorunun kendisi bile, abes olmanın ötesinde "yıkıcı"
bir psikolojiye yol açabileceği için "tehlikeli." Gelin
ABD'yle ilişkiler konusundaki bu kafa karışıklığını dağıtmak için,
durumu yeniden gözden geçirelim.
1. ABD'yle ilişkilerin son dönemde sıkıntılı evreler geçirdiği doğru.
Başbakan Tayyip Erdoğan da, bu hafta ilişkileri anlatırken "konjonktürel
iletişimsizlik" sözüyle durumu özetledi. Ama bu, Washington'un
Türkiye'de iktidar değişikliği istediği anlamına gelmiyor. Siyaset
sahnesinde Tayyip Erdoğan "alternatifsiz" olmaya devam
ediyor. Maalesef, 1 Mart tezkeresi sonrası Ankara, Washington için
eskisi gibi "hayati" öneme sahip bir "ortak"
olmaktan çıkmıştır. Ama zaman zaman "soğuk bir evlilik"
noktasına gelse de, Türk-Amerikan ilişkileri ikili çıkarlar doğrultusunda
sürecektir. Orta Doğu'da demokrasiyi yaymayı temel hedef ilan eden
Bush yönetimi, Türk halkının sandıkta kullandığı iradeyi göz ardı
edemez.
2. Buna karşın, İsmet Berkan'ın geçen hafta Radikal'de tespit ettiği
gibi, Washington'da gerek iktidar içinde gerekse dışında "neo-con"
diye adlandırılan ekibin AKP'yle ilgili büyük hayal kırıklığı yaşadığı,
hatta bazı isimlerin "Bunlarla olmuyor" diye düşündüğünü
biliyoruz. Wall Street Journal ve Middle East Quarterly'de çıkan
yazılar da bir ölçüde bunun yansıması. Ama Ankara'da karar vericilerin
bilmesi gereken, Washington'un homojen olmadığı, bir cins "aşiretler
konfederasyonu" sayılabileceği. Bu ortamda neo-con'ların AKP
yönetimiyle ilgili yaşadığı hayal kırıklığı önemli, ama Beyaz Saray
açısından "belirleyici" değil.
3. Meseleye safi "çıkarlar" açısından baksanız bile, Türkiye'nin
ekonomik ya da siyasi açıdan yeni bir krize sürüklenmesi ABD'nin
işine gelmez. Sıradan bir Amerikalı yetkili ya da politikacı şöyle
düşünecektir: "Ankara istediğimiz ölçüde bize destek olmasa
da, son yıllarda IMF aracılığıyla en az 35 milyar dolar yardım yaptık.
Türkiye batarsa ben bunu seçmene (Amerikan vergi mükellefine) nasıl
açıklarım?"
4. Buna karşın siyasetçisiyle ve diplomatıyla Ankara'nın "komplocu"luktan
uzaklaşıp Washington analizinde daha derin ve nüanslı düşünmeye
başlaması lazım. "Aşiretler konfederasyonu" dediğimiz
bu şehirde, yalnız hükümetle resmi ilişkiler değil, farklı ittifaklar
da lazım. Türkiye'nin en büyük açmazı, 1 Mart tezkeresi ve ardından
Irak tutumu nedeniyle Washington'daki "geleneksel" dostlarını
küstürmüş olması. İster beğenin ister beğenmeyin, Ankara'nın yıllardır
ABD başkentindeki en kudretli destekçileri Richard Perle, Douglas
Feith, Paul Wolfowitz, Pentagon'daki Soğuk Savaşçılar ve Musevi
lobisiydi. Tüm bu grupları elinin tersiyle iten Ankara, yerine kimleri
koyacak?
5. Bu soru da, kısa dönemde Türk-Amerikan diyaloğunda sıkıntı dakikalar
yaşatabilir. Örneğin ABD Kongresi'nde Ermeni soykırımı tasarısı
son yıllarda hep son dakikada ve Musevi lobisi ve Başkan'ın (Clinton
ve Bush) bizzat devreye girmesiyle durdurulabildi. Bu kez Beyaz
Saray, Ankara için böyle bir jest yapma ihtiyacı hissedecek mi?
Ankara, İsrail ve Musevi lobisini devreye sokmazsa, Kongre'de ne
ölçüde ağırlığını koyacak? Ermeni tasarısı bu kez geçerse, ikili
ilişkilere ne olacak?
Aslı Aydıltaşbaş, Sabah
28.02.2005
|