| |
Irak savaşı öncesinin, tezkere pazarlıkları döneminin Ankara'daki
Amerikan Büyükelçisi Robert Pearson'dı. Pearson, bir kariyer diplomatıydı,
siyasi bir kişilik değildi.
Onun döneminde Adalet ve Kalkınma Partisi Türkiye'de iktidara geldi.
Recep Tayyip Erdoğan'ın daha milletvekili bile seçilmeden Başkan
George W. Bush tarafından kabul edilmesini Pearson'un önermediği,
bu randevuyu duyduğunda karşı çıktığı iddia edildi. Zaten randevu,
bir AKP'li kurmayın Washington'da yakın olduğu Neo-Con çevrelerle
olan teması sayesinde kotarılmıştı.
Bu randevu sonrası işler çok hızlı gitti, Pearson'ın döneminde iki
ülke arasında tezkere krizi yaşandı.
Sonuçta Türkiye, Amerika'ya Irak'ın kuzeyinden bir cephe açmasında
yardımcı olmadı. Bu durum, Amerikan yönetimi üzerinde çok etkili
olan Neo-Con çevrelerde büyük bir hayal kırıklığı yarattı.
Yarattı ama Neo - Con'lar Türkiye'den de AKP'den de ümidi kesmiş
değillerdi. Pearson'ın yerine yönetimin içinden, çok önemli bir
görevden bir kişi atandı Ankara'ya. Başkan Yardımcısı Dick Cheney'in
yakın ekibinden olan Eric Edelman'ın Ankara'ya geliyor olması son
derece önemliydi. Neo-Con'lar AKP ile ilişkileri yakın tutmak istiyorlardı.
Ancak Neo-Con'ların AKP'nin 'çantada keklik' olmadığını anlaması
biraz zaman aldı. Eric Edelman, Ankara'da umduğu 'dostane atmosfer'i
bulamamıştı.
Bir Amerikan Büyükelçisi'nin Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı'ndan
iki ay boyunca randevu beklediği basına yansıdı. Sadece bu haber
ve haberin basına sızmış olması bile ilişkilerin düzeyindeki gerginliğin
ifadesiydi aslında.
Neo-Con'ların AKP'den ve dolayısıyla Türkiye'den nasıl bir hayal
kırıklığına uğradıklarının belirtileri yavaş yavaş uç vermeye başladı.
Mesela iki hafta önce The Wall Street Journal'da çıkan Robert Pollock'un
yazısı. Yazının bir yerinde, Ankara'daki Amerikan Büyükelçisi Edelman'ın
bu kentte hiç de dostane bir ortamda yaşamadığından da söz ediliyordu.
Pollock'un yazısı pek çok konuda işaret fişeği niteliğindeydi aslında.
Ve Neo-Con'larla AKP'nin arasındaki ayrılığın sadece duygusal değil
artık ideolojik bir ayrılığa dönüştüğünün, daha doğrusu ayrılıkların
geri dönülemez noktaya yaklaştığının işaretiydi.
Bana soracak olursanız, en kritik nokta Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın
İsrail'i 'terörist devlet' olarak nitelemesiyle geçilmiş, Amerikan
yönetimi AKP'nin İslamcı köklerine döndüğünü, daha doğrusu aslında
oradan hiç ayrılmadığını düşünmeye başlamıştı.
İşin tuhafı AKP bir yandan İsrail'i 'devlet terörü' uygulamakla
suçlarken bir yandan da Suriye-İsrail-Filistin üçgeninde arabuluculuğa
soyunuyordu. Bir nevi tutkuya dönüşen bu arabuluculuk çabası, gerek
Kudüs'te gerekse Washington'da müstehzi gülümsemelerle karşılanıyordu.
Pollock'un yazısının bir yerinde ve daha sonra da iki gün üst üste
burada ele aldığım Neo-Con çelik çekirdekten Michael Rubin'in yazısında
'yetkisiz arabulucu'dan da söz ediliyor. İşin tuhafı şu ki, bugün
çok şikâyet edilen, hatta 'El Kaidecinin ortağı' olarak nitelenmeye
başlayan o arabulucuyu geçerli arabulucu kabul eden ve onun devrede
olmasını kabul edenler zaten Neo-Con'lardı.
Mesele arabulucuda değil AKP'de ve onun zaman zaman aşılamaz bir
nitelik kazanan duvarlarındaydı. AKP'nin İslamcı, pro-Arap ve pro-Sünni
bir dış politika çizgisine kaydığı artık Washington'daki Neo - Con'lara
yerleşmiş bir kanaat. Başkan Bush'un geçen hafta Başbakan Erdoğan'la
ayaküstü sohbetinde adı geçen Bilal Erdoğan da öylesine basit bir
'small talk'un konusu olmayabilir. Herhalde Başbakan buradaki mesajı
da almıştır.
Sonuç olarak Neo-Con zihniyetin hâkim olduğu Amerikan yönetimiyle
AKP hükümeti arasında ciddi kara kediler var. Neo-Con'ların bir
kesimi, daha şimdiden Türkiye'de başka güç odaklarıyla iş tutma
sopasını masanın altından göstermeye başladılar.
Her tehdidi ciddiye almayalım ya da olduğundan büyük göstermeyelim
evet ama bunları yabana da atmayalım.
İsmet Berkan, Radikal
28.02.2005
|