Ümit Işık'ın bireysel dramının ardındaki müthiş haber...

 

Gıyasettin Bağlam'ı PKK adına öldürdüğü iddiasıyla 11 yıldan beri Diyarbakır'da yargılanan Ümit Işık, bir Hizbullahçının itiraflarının gerçek katili ortaya koymasının ardından tahliye edildi... Gazetelerin çoğu haberi "bireysel insani dram" boyutuyla verdiler... Oysa asıl haber "itiraflar"daydı...

Gazetelerimizin çoğu, Ümit Işık'ın cinayetle suçlanıp boş yere 11 yıl cezaevinde kalmasının haberini "Pardon" filmine konu olan yargı yanlışlıklarının yeni bir örneği olarak sundular... Ama genişçe sundular... İşte bu nedenle, basınımızın çok sevdiği, sık sık da suyunu çıkardığı film-hayat benzetmesinin bu yeni örneği için insanın bu kez "Olsun" diyeceği geliyor; "olsun, ya şu anda böyle bir film olmasaydı, muhtemelen haber çok daha küçük boyutlarda sunulacaktı ve bu müthiş öykü şimdi yarattığı etkiyi yaratamayacaktı."

Böyle bakınca, durum ilk bakışta memnuniyet verici görünüyor, ama yakından bakınca, özellikle de pek fazla öne çıkarılmayan "cinayetin asıl öyküsü"ne eğilince, asıl haberin güme gittiğini hemen anlıyorsunuz... Ne demek istediğimizi, haberin tümünü aktardıktan sonra daha iyi anlatabileceğimizi sanıyoruz... Hürriyet'ten okuyoruz:

"11 YILLIK 'PARDON'... 'Pardon' filmine konu olan yargı yanlışlıklarının 11 yıllık bir örneği Bitlis'te yaşandı. İmam Gıyasettin Bağlam'ı öldürdüğü iddiasıyla 11 yıl önce tutuklanan Ümit Işık, cinayeti Murat Kurtboğan'ın üstlenmesi üzerine tahliye edildi.

"TATVAN Ulu Cami imamı Gıyasettin Bağlam'ın 23 Şubat 1994'te PKK adına öldürdüğü iddiasıyla 19 yaşındaki Ümit Işık yakalanarak gözaltına alındı. 11 yıldan beri Diyarbakır 6'ncı Ağır Ceza Mahkemesi'nde ömür boyu hapis istemiyle tutuklu yargılanan Ümit Işık'ın davası sürerken, Hizbullah itirafçısı Murat Kurtboğan'ın, Hizbullah tarafından sorgulandığı video kasette, Gıyasettin Bağlam'ı öldürdüğünü itiraf ettiği ortaya çıktı. Beykoz'daki villada ele geçen kasette Murat Kurtboğan, İmam Bağlam'ın öldürülmesi olayını şöyle anlatıyor:

"'Bitlis cezaevinde tutukluyken komiser Hakan ziyaretime geldi. Hizbullah içinde yeni bir çatışma başlatmak için örgüte yakınlığıyla tanınan Gıyasettin Bağlam'ın öldürülmesini kararlaştırdık. Polislerin cezaevine getirdiği kadınla cinsel ilişkiye girdim. Aynı gün komiser Hakan, polis Ahmet ve itirafçı Nurettin beni cezaevinden çıkardı. Bana verilen tabanca ile eylem noktasına gittim. Burada Gıyasettin Bağlam'a 2 el ateş ettim. Nurettin de 4 el ateş edince adam öldü. Bizi bekleyen polis aracına binerek Tatvan ilçe çıkışında bekleyen komiser Hakan'a adamı vurduğumu anlattım. Sonra beni tekrar Bitlis cezaevine teslim ettiler.'"

Haberin son paragrafını okuyunca şöyle düşünmemek mümkün mü: "Evet, Ümit Işık'ın öyküsü yargıdaki sorunları ortaya çıkarması ve kamuoyunun dikkatini buraya çekmesi açısından önemli... Fakat öte yandan, tesadüfen ortaya çıkan bu durum, bir zamanlar bu ülkede neler olduğunun sorgulanması için bir başlangıç da teşkil edebilirdi... Gazetelerimiz, tabii ki Ümit Işık'ın iç yakan bireysel öyküsünü aktarmalıydı, ama işin öbür yanı çok daha önemli..."

Biz, işin bu yanını öne çıkaran tek gazetenin Sabah olduğunu sanıyorduk. Sabah'ın 13 Mart tarihli manşeti şöyleydi:

"DOĞU'NUN SUSURLUK'U... 1994'te bir Hizbullah cinayeti işlendi. Cinayet Ümit'e yıkıldı. Asıl katilin itiraf kaseti 5 yıl dosyaya konmadı. Ümit boş yere 11 yıl yatmış oldu..."

Meğer öyle değilmiş. Öyle olmadığını, başyazarımız Ahmet Taşgetiren'in pazartesi günkü yazısını okuyunca anladık. Taşgetiren, haberin "dram" boyutunun öne çıkarılarak sunulduğunu hatırlatıp böyle yapmayan gazeteleri şu satırlarla hatırlatmıştı:

"(...) 67 kere hakim karşısına çıkmış, her defasında 'tahliye talebinin reddine..."' karar verilmişti. Tutuklu olarak, zaman zaman ömür boyu hapis cezası şoku yaşayarak... Evet, bu yanıyla hem bir insani dramı, hem de Türk yargı sistemindeki çarpık işleyişi sergiliyordu. Ama işin içinde 'daha derin' bir yan vardı... TV'lerdeki 'Kurtlar Vadisi'ni, 'Şubat Soğuğu'nu hatırlatan bir yön...

"Haber ilk önce DHA imzasıyla Milliyet'te ve '11 yıllık dram' boyutu başlığa çıkılarak verildi. Ardından Vakit gazetesi 'Derin Tezgah' başlığıyla manşete çıktı. Vakit, haberin derin boyutunu doğru okumuştu. Ardından da Sabah'ta manşet oldu haber. Sabah'ın manşetinde haber 'Doğu'nun Susurluk'u' başlığı ile değerlendirilmişti, ama haberin içinde her nasılsa bu 'Susurluk rengi' kaybolmuştu..."

Sabah'ın haberindeki "renk kaybı" gerçekten de tuhaftı biraz... Manşetteki "Doğu'nun Susurluk'u" ifadesi hemen altında spotlarla beslenmiş, okur daha fazla ayrıntı vaadiyle iç sayfalara gönderilmişti... Ne var ki iç sayfadaki haber tümüyle bir "11 yıllık dram" haberiydi...

Anladığımız kadarıyla, burada sık sık dile getirdiğimiz bir "yazıişleri müdahalesi"nin sonucunda oluşmuştu bu tablo. Yazıişleri, bizce doğru olarak haberin "derin" kısmını ön plana çıkarmış, fakat asıl haberle uğraşmadığı (yahut vakit olmadığı) için, birinci sayfa sunumuyla iç sayfadaki haber bambaşka noktalarda yoğunlaşmıştı...

Belki siz hâlâ haberin "bireysel dram" yanının daha önemli olduğunu düşünüyorsunuz. Eğer öyleyse, Ahmet Taşgetiren'in haberin "derin" kısmına ilişkin yorumunu (alttaki "Tüm bunların ortaya çıkması konusunda iktidarın bir derdi var mı?" başlıklı yazı) okuyun. Kararınızı sonra verin.

Kronik Medya, Yeni Şafak
16.03.2005