| |
Türkiye'nin bayrak heyecanı içinde sokaklara dökülmesinin doğrudan
doğruya kendisi şaşırtıcı ve hatta ürkütücü bir şey. Bir insanın
değer ve önem atfettiği bayrağın yakılmasından rahatsızlık duyup
tePki göstermesine kimsenin diyecek bir şeyi yok. Son kertede bunlar
kişisel ve varoluşsal şeyler. Ama tepkinin sanki nötr bir şeymiş
gibi kitleselleştirilmek istenmesi aslında o tepkinin siyasallaştırılması
anlamına gelir ki, o başka bir şey. Bir işçi sendikası eğer hükümeti
en az 1 milyon insanın toplanacağı bir gösteri yapmaya çağırıyorsa,
bayrak konusunda, ortada bir iş var demektir. Aynı şekilde sokağa
dökülen kitleler hep aynı sloganları atıyor, birbirine o derecede
benzeyen görüntüler sergiliyorsa gene bunun kendiliğinden, doğal
ve içten bir tepki olduğunu düşünmek imkânsız. Bu, Türkiye'de bir
kere daha kızıştırılmak, canlandırılmak istenen, sonunda da kullanılacak
olan bir siyasal milliyetçi yaklaşımın uzantısıdır.
Bu olayı tek başına ele almanın olanaksızlığı basında dile getirildi.
Cumartesi günü ziyaret ettiğim kitapçı dükkânında kaldığım
o kısa sürede onca gencin art arda girip 'Kavgam'ı istemesi, bu
kitabın satışına belli kişi ve çevreler tarafından 'rasyonel' açıklamalar
getirilmesi ve durumun bu yoldan somut bir meşruiyet temeline oturtulması
malum ve yukarıda değindiğim gelişmenin doğal bir sonucu. Yani,
işin içinde siyaset var.
Sebep arayacaksak bulmak kolay. AB'ye yönelen her ülkede statüko
yanlıları bu milliyetçi duyarlılığı harekete geçirmek istiyor. Ama
bunun kervanın menzile yürüyüşünü durdurmaması gerek.
O anlamda Türkiye de kritik bir eşiğe gelmiş durumda. Bu köşede
çok zamandır vurgulamaya çalıştığım şey, hükümetin de yükselen milliyetçiliğe
daha 17 Aralık'tan hemen birkaç gün sonra kendisini kaptırdığıdır.
Bu, sadece kendi altını oymak anlamına gelmeyeceği gibi aynı zamanda
ülkeyi sonu belirsiz bir maceraya sürüklemeyi de göze almaktır.
Çünkü, Türkiye, zaten çok uzun bir süredir futbol fanatisizmiyle,
kitle kültürü fetişizmiyle, hayatı gitgide daha fazla pornografikleştirmekle
faşizm denilen belanın farklı ve ne yazık ki hepsi de başlangıçta
görünmez
olan dişlilerine kendisini kaptırdı.
Bu oluşumu sadece ekonomik gerekçelerle açıklamak yetmez. Milliyetçi
dürtünün ve onunla at başı giden hareketin altında aynı zamanda
şiddete dayalı bir anlayış var. Özünde şiddetle iç içe olan bu toplumda,
devletin bunca baskın olduğu bir kültürde milliyetçi tepkinin bu
yönüyle ikili bir işlev sürdürdüğünü söylemek gerek. Hem o devlete
bağlılık hem de içten içe ona duyulan tepkinin başka bir şeye yansıtılarak
tatmin edilmesi.
Belki hepsinden daha önemli olan bir yanı daha var işin. Bana kalırsa
Türkiye siyasal düzlemde neredeyse 20 yıldır belirleyici olan bir
ideoloji kısıtlamasıyla iç içe. Türkiye, bitmez tükenmez bir enerjiyle
siyaseti kendi içine kapatmaya, onu tek kutuplu hale getirmeye,
bu alandaki doğal ideolojik farklılıkları ortadan kaldırmaya çalışıyor
ve sistemi bunu sağlayacak şekilde ayarlamanın gayreti içinde. Çok
farklı görünse bile, bugünkü siyasal ortam da aynı noktaya gelip
dayandı. Bugün hegemonik bir durum var ortada. Tek partinin çıldırtıcı
gücünü aşmak olanaksız. İşin en vahim yanı karşısında onu besleyecek
bir ideolojinin bulunmaması. Solun zaafı trajik etkisini burada
da gösteriyor. Farklı ideolojilerin mevcudiyetinden arınmış ortamlar
radikal yönelimleri kışkırttığı gibi onların işini de kolaylaştırıyor
ki, işte onların başında geleni milliyetçilik.
Bayrak bayrağı aşıyor.
H. Bülent Kahraman, Radikal
28.03.2005
|