| |
Türk bayrağı bir kez daha tepemizde bir tehdit gibi dalgalanıyor.
Bu cümlenin tınısı, her bu topraklar insanını derinden irkiltecektir.
Türk bayrağı etrafında örgütlenen toplumsal huzursuzluğa işte tam
da bu noktadan bakalım istiyorum. Tartışılmaz bir kutsal olmasının
ötesinde de bir anlam yüklenmiş durumda çünkü bayrak.
Erzurum'da Türk-Alman dostluk töreni için hazırlanan bayraklı pastanın
yol açtığı 'kriz'i duymuşsunuzdur. Üstlerinde Türk ve Alman bayraklarının
bulunduğu pastanın kesilme aşamasında Erzurum Cumhuriyet Başsavcısı
Kadir Yılmaz, koruması aracılığıyla haber yollayarak pastanın kesimini
engellemiş. Pastayı kenarından kesip mutfağa yollamışlar. Daha sonra
gazetelere demeç veren Başsavcı, "Türk bayrağının pastaların
üzerinde bulunması ve bu tarz törenlerde kesilmesi şık bir davranış
değil. Pastaların üzerinde bulunan bayrakların kesilmesini etik
bulmuyorum. Bu konuda çok hassasım. Aynı hassasiyeti bütün Türk
vatandaşlarının da taşıdığına inanıyorum" deyivermiş. Uzman
görüşüne saygımız sonsuz ya, ceza hukuku profesörü Feridun Yenisey'in
görüşlerini de özetlemeli. "Suç oluşturacak durum değildir.
Ancak başsavcı da yerinde bir hassasiyet göstermiştir. Sonuçta bayrağın
bir pasta üzerine çizilip kesilmesi de doğru değildir." Sayın
başsavcı ve profesörün bizimkinden daha derinlikli bir etik anlayışı
olduğu kesin diyerek gülüp geçmek mümkün. Ama bayrağa duyulan aşk
konusunda sürekli el artıran, ikide bir rest çeken muktedirler silsilesi
ve şu aralar yine sıkça karşılaştığımız 'şahlanma' kelimesinin işaret
ettiklerini iyice bir tartmamız gerekiyor.
Mersin'de biri 14, diğeri 12 yaşında iki çocuğun, anlaşıldığı üzere
18 yaşındaki bir 'büyükleri' tarafından kışkırtılarak oynadıkları
oyun, kitlelerin bir kez daha dev bayraklarla meydanlara dökülmesine,
kimi vatandaşların evlerinin, dükkânlarının kapısına penceresine
bayraklar asmasına, hepsinden öte Genelkurmay Başkanı'nın sert bir
demeçle hepimizi tembih etmesine yol açtı. Özellikle 'sözde vatandaş'
gibi son derece tehlikeli bir tamlama kullanan Genelkurmay Başkanı'nın
beyanatı epeyi pusluydu. Yaşanan bu coşkunluk halinin diğer dünya
dillerine tercümesini BBC'nin 'Türkiye'yi bayrak sallama çılgınlığı
sardı', Financial Times'in 'Tepkiler Türk özgüveninin çürük durumunu
yansıtıyor. Olay sonrasında pencerelere asılan Türk bayrakları,
ABD'deki 11 Eylül saldırıları sonrasında ortaya çıkan görüntüleri
hatırlattı' yorumları bir yere kadar özetliyor.
Milliyetçi millet
Bu durumdan vazife çıkarıp sevinçli bir telaşla ortalığa dökülen
bayraktarların bir kısmı elbette ülkücü-ırkçı kesimden. Bir süredir
cılızlaşan seslerini yükseltme fırsatını elbette kaçırmadılar. Ama
Türkiye nüfusun önemli bir kısmının, onların eylemlerini, 'tarzlarını'
benimsemese de, özellikle bu tür 'şahlanma' harekâtında sessiz katılımcı
olarak yer alma alışkanlığına sahip olduğunu biliyoruz. Bu, aslında
gürültüsüz milliyetçilik durumunun bu topraklarda gelişip serpilen
her siyasi hareketin motoru olduğunu söylemek de abartılı olmaz.
Kendine sol diyen statüko bekçilerinin milliyetçiliği de militan
milliyetçilerle göz kırpıştığında, milliyetçi refleksi bu toplumun
bütününe yayılmış bir konsensüs noktası olarak algılamak mümkün.
Çıkış noktasını antiemperyalizm olarak saptamış görünen, bu, devletine
son kertede toz kondurmayan zevatın, Türkçe dahil dünyanın her dilinde
tarif edildiğince solla ve antiemperyalizmle en ufak bir ilişkisinin
kurulabileceğine inanmıyorum. Mesafeliymiş gibi durdukları, mahcubiyet
kalkanı ardında tuttukları milliyetçiliklerini en ufak fırsatta
dışavurmaktalar.
Bayrak buhranının zamanlaması hakkında teoriler üretmeye, üretilmişleri
sıralamaya hiç niyetim yok. İster Genelkurmay Başkanı'nın 'sözde'
dedikleri, ister 'inançlı safkan' olsun, bu memleketin vatandaşıysanız,
bu konuda mutlaka bir hisse sahipsinizdir.
Biz Türk bayrağının zaman zaman nasıl bir anlam ve ebat hipertrofisine
uğrayıp tarihimizin gidişatında bir noktalama işlevi gördüğüne bakalım.
Al bayrağım güzelim
Bilmem, kaç kere yazdım. Yıllar önce insanlara para dağıtmak için
düzenlenen telefonlu bilgi yarışmalarından birinde şöyle bir soru
sorulmuştu: "Bir ulusun, belli bir topluluğun ya da bir örgütün
simgesi olarak kullanılan, renk ve biçimle özelleştirilmiş, genellikle
dikdörtgen biçiminde kumaş nedir?" Hattın diğer ucundaki, maalesef
yüzünü göremediğimiz vatandaş bir süre düşündükten sonra cevabı
yapıştırdı: 'İngiliz kumaşı'. Vatandaşın yarışma heyecanı, bir telefonla
bilmem kaç milyon kazanma telaşı bir yana, kafasını karıştıran şey
mutlaka 'Bayrak'ın sözlük tanımında 'kumaş' gibi sıradan ve bayağı,
hatta açıkça saygısız bir sözcüğün kullanılabilmesiydi. Şanlı Refahyol
hükümeti döneminde Türk askeri, Kıbrıs'ta bayrak direğine tırmanan
bir Rum'u vurduktan sonra bizi kınayan ABD Dışişleri Sözcüsü Burns'ün
"İnsan hayatı ve insan hayatının kutsallığı nihayette bir kumaş
parçasının korunmasından daha önemlidir" sözleri de Çiller'i
çileden çıkarmış, daha önce "Bayrağa uzanan eller kırılır"
diyen hanımefendi Burns'e kendince haddini bildirmişti. Bayrak'ın
sözlük karşılığı psikolojik harekât
uzmanı muktedirlerin dikte ettiği milli duyarlılığı her zaman incitti.
Çünkü çığırından çıkmış simgeler dünyasında gerçeklik tehdittir.
Türkiye'nin sabık başkomiseri, yine yükseltilmekte olan yıldız Mehmet
Ağar, ikbal döneminde Reuters'e bir açıklama yaparak hazırladıkları
bayrak yasasındaki yeni değişikliklerin 'Halihazır şartlara uygun
olarak ve son zamanlarda halktan gelen umumi arzu üzerine hazırlandığını'
belirtmişti. Yeni yasa değişikliğiyle isteyen herkesin evine ve
işyerine tören düzenleyerek bayrak asması sağlanacak, tören bayrak
çekilirken de indirilirken de yapılacak, bayrağın sürekli asılı
olduğu yerlerde her cuma günü bayrak indirilecek ve yerine bakımı
ve ütüsü yapılmış bayrak çekilecekti. Buralarda bayrak geceleri
aydınlatılacaktı. Sökük ve delik bayrakların yakılarak imha edilmesi
öngörülen yeni yasayla birlikte imha işleminin şekil ve esaslarının
da dört ay içinde çıkarılacak bir tüzükle belirleneceği duyurulmuştu.
Bu değişikliklerde, içinden çıkılmaz hale gelen ulusal sorunların
çözümüne yönelik kestirmeci bir askeri mantığın izleri vardı elbet.
Savaş ortamında vaveylayla gündeme getirilen bu değişiklik, o dönem
İHD Başkanı Yavuz Önen tarafından eleştiriliyor, bunun bir baskı
olduğu, insanlara 'Ya evinize bayrak asarsınız ya da vatan hainliğiyle
suçlanırsınız' demeye geleceği vurgulanıyordu. Ama ne gam. Dante'nin
cehenneminin derk-i esfelinde kavrulan vatan hainleri, yüzyıllar
boyunca insanlığın en nefret ettiği cehennemlikleri temsil edegelmişti
nasılsa. Savaş politikalarına karşı çıkanlar da en harlı ateşlere
atılmakla korkutuluyordu işte.
Simgelerin, hayatın önüne geçtikçe paranoyak bir yaşam biçiminin
ilmeklerini nasıl attığını çeşitli darbelerde bizzat yaşamış bir
millet olarak Türk bayrağının sınavından defalarca geçtik.
Yakın geçmişimize bir bakacak olursak; 12 Eylül döneminin ancak
şimdi gülebildiğimiz uygulamalarını, MHP'nin şehir sokaklarında
bayrak dağıttığı günleri, sokaklarını travesti sakinlerinden temizlemek
için camlarına bayrak asanları, orta yerde namütenahi bayrak sallayan,
bayrak öpen Türk popçularını, yıkıma direnmek için ihtilaflı binaların
tepesine bayrak asan müteahhitleri unutmaya imkân bulamadığımızı
fark edeceğiz. Türk bayrağı, yıllar boyunca her çarpık mülkiyetin,
her sahtekârlık kalesinin burcuna dikildi durdu. Barışın güvencesi
olmaya yakışacakken savaşın kışkırtıcısı olarak dalgalandırıldı.
Cumhuriyet kutlamalarında kırılan dünya rekorlarını da unutmadık.
İstanbul'da hazırlanıp dikilmesi aylar süren bir 3 bin küsur metre
uzunluktaki bayrak Guinness rekorlar kitabına girme hakkı kazanmıştı.
Şimdiyse kışkırtılmış iki çocuğun yaramazlığı karşısında şahlanıp
Cumhuriyetine ve bayrağına sahip çıkan milletime hatırlatmak isterim.
Sıkı bir askeri düzen içinde eski Kızıl Meydan'daki ya da 3. Reich'ın
Unter den Linden'indekileri hatırlatan gösterilerle kutsanan bir
Cumhuriyet'in vaat ettikleri üstüne iyice bir düşünmemiz gerekiyor.
Yıldırım Türker, Radikal
28.03.2005
|