Tehlike sinyalleri

 

Bayrak ateşi ve kampanyasının siyasi dip akıntılarına işaret eden, ülkenin değişim hedeflerini sıfırlamaya yönelik bu akıntıları anlamlandırmaya çalışan yazılar kaleme aldık.

Tablo açık:

AB etrafında Kıbrıs, demokratikleşme, Ermeni sorununa yönelik tartışmalar, milli egemenlik tepkisi, eleştiriye tahammülsüzlük milliyetçi dalganın yatağını oluşturdu. Hükümetin gelişmelere seyirci kalmasıyla Batı karşıtlığı üzerine oturtulan milliyetçi dalga değişim karşıtlarının paravanı haline geldi. İslamcıdan laikçiye kimi aktörleri kuşatan garip bir ittifak böyle doğdu. Mersin hadisesi de bu işe vesile kılındı.

Ancak madalyonun bir de fiili yüzü var...

Milliyetçi dalga yükseldiği her yerde aklı ve tartışmayı devreden çıkarır, duyguları ve şiddeti devreye sokar. Mutlak doğruları olan saflar ve saflaşma üretir, ben ve öteki ayrımını ölümcül şekilde derinleştirir. Bu dalganın yükselerek ulaştığı kimi noktalar öyle keskindir ki, ilk kıvılcımı ateşleyen nedenleri, gerekçeleri berheva eder, sonuçta geriye kaba bir kavimcilik, cemaatçilik, kavmi ve kavimciliği doğrulayan ve kollayan fiziki güç ve şiddet kalır.

Tehlike de bu noktada başlar...

Zira şiddet bir değer, bir ölçüt haline gelir, meşrulaşır, meşrulaştıkça iki yönlü çalışır.

Şiddet bir yandan öteki ilan edilene yönelir.

Bu ülke daha 30 yıl önce hamile kadınların karınlarının deşildiği, yüzlerce insanın sadece "öteki" diye öldürüldüğü Çorum ve Kahramanmaraş hadiselerini yaşamadı mı? Tahrik nereden gelirse gelsin, hemşehriler birbirini "düşman ve öteki" diye boğazlamadı mı? 1975-1980 arasında günde ortalama 20 insanın hayatını kaybettiği günler hâlâ belleklerde değil mi?

Aynı şiddet durmaz milliyetçi dalganın içine yönelir.

Doruk noktada en güçlü olan, şiddeti en iyi yönlendiren, diğerlerine boyun eğdiren, milli refleksi en temsil edeceğini güç gösterisiyle kanıtlayan siyasi karar musluğunun başına oturur. Şiddetin ve kaba gücün araç olduğu her alan kaşımaya, müdahaleye açıktır. Kahramanmaraş ve Çorum'da birilerin bu yarayı kaşıyıp kullanmaları, siyasi iktidarların yerini milliyetçiliğin gerçek temsilcilerine bırakması bu durumun tipik örneğidir.

20 yıllık terör ve çatışmanın ağır toplumsal faturalarından birisi olan "kaçınılmaz ve zorunlu göç" bugün Türkiye'de öbek öbek "etnik gerginlik merkezleri" üretmiştir. Adana, Mersin, İzmir civarındaki Kürt yerleşimleri, buralarda oluşan, Kürtlere yönelik öfkeden beslenen kendiliğinden "gerginlik alanları" her tür provokasyona açıktır.

Olup bitene dikkat ediyor muyuz?

DEHAP'ın Eskişehir ve Isparta il binaları saldırıya uğradı. Camlarına "Ya susturacağız, ya kan kusturacağız" yazıldı. Bursa il binasına "Bu ülkeyi kimse tehdit edemez, öleceksiniz! Binayı da başınıza yıkacağız" diye tehdit mesajı asıldı. İzmir Barosu yöneticilerinden avukat Nedim Değirmenci saldırıya uğradı, çenesi ve dişleri kırıldı.

Milliyetçiliğin doruk noktası siyasetin ölüm noktasıdır...

Küçük tahrikler bayrak ateşini, silah ateşine dönüştürür...

Ateşi yakmak kolay, söndürmek müşküldür. Basın, kanaat önderleri, siyasetçiler ne yaptıklarının farkında olsunlar. Yaptıkları yayınlar, ateşin üzerine körükle gitmeleri, bayrak ateşi konusunda insanları aklı selim sahibi olmaya davet eden yazıları bile küfürle karşılanır hale getirdi.

Peki hakem olması gereken kurumlar ne yaptıklarının farkındalar mı? Ya da Murat Çelikkan'ın şu satırlarına katılmamak mümkün mü: "RTÜK Başkanı, hangi sıfatla televizyonları yayınlarında amblem olarak bayrak kullanmaya çağırıyor? Kendisi bir siyasal parti ya da bir sivil örgüt mensubu değil. Emniyet mensupları 1 km'lik bayrak yaptırarak yürüyüş yapacakmış. Emniyet, siyasal tavır alması gereken bir kurum mu?"

Herkes aklını başına almalı...

Ve siyasi iktidar gündeme ağırlığını koymalı..

Ali Bayramoğlu, Yeni Şafak
29.03.2005