Hiç değilse 'kanun devleti'

 

Geçen on yıl içinde sıkça tartışılan konulardan birisi de "Hukuk devleti mi kanun devleti mi?" sorusuyla dile getiriliyordu. Tabii ki yerinde ve yararlı tartışmalardan birisiydi. En azından "kanun"un arkasında yer alması gereken bir başka ilkeye işaret ediliyordu. Modern zamanlarda siyaset ve hukukun doğuşu münasebetiyle Güzel Philippe'in yetkileri çerçevesinde söylenen "Kralın buyurduğu kanundur" formülünün üzerinden şu kadar yüzyıl geçtikten sonra bize tekrar "Kanun ama ne hakla?" sorusunu hatırlatan yerinde bir tartışmaydı. Kanunlarımızı anayasamızın "ruhu"na uygun yapacaktık ama anayasamızı neyin "ruhuna" uygun olarak kaleme alacaktık? Özetle, "hukuk devleti" kavramı burada araya giriyordu. Aristoteles'in teleolojik kuramı çerçevesinde "Kesmeyen bıçak bıçak değildir" demesi gibi, "Adalete hizmet etmeyen kanun da kanun değildir" diyebiliyorduk. "Piramit" sadece "irade" (bunun adı "milli irade" olsa da) açısından değil, "doğal hukuk" ve "doğal haklar" dediğimiz ve kendilerine insani de olsa bir "evrensellik" atfettiğimiz bir subasman üzerinde yükselmeliydi...

Peki ya "kanun devleti"? İnsanlık tarihinde tabii ki bu da önemli bir sayfaya işaret ediyor. "Kanunsuz", yani tamamen keyfi bir yönetim mi yoksa henüz "hukuk devleti" sıfatını kazanamamış olsa da bir "kanun devleti" mi? Despotlardan ya da haydutlardan başka ilk seçeneğe kim işaret edebilir! "Hele bir 'kanun devleti'ne ulaşalım, sonra icabına bakarız!" seçeneğini paylaşmamak mümkün mü? "Legalite"nin (kanunilik-yasallık) olmadığı yerde "lejitimite"yi (meşruluğu) aramak mümkün olmadığı için insanlık tarihi de zaten bu yolu izledi...

"Kanun devleti" denince aklımıza tabii ki ilk önce "güvenlik" geliyor. Yani, insanların güven içinde yaşamaları, canlarının ve mallarının keyfi yönetimlerin ve haydutların tasallutundan uzak olması. Ve tabii, "güvenlik" işini de "güvenlik kuvvetleri" yani "polis" sağlayacak. Dolayısıyla, bir ülkedeki polis kuvvetleri "kanunlar"ın dışına çıkanları kanunlar çerçevesinde yola getirmeye çalışacak. İşi bundan ibaret... Ne fazla ne eksik...

İstanbul Emniyet Müdürü geçen gün bir açıklama yaptı. Celalattin Cerrah, Polis Teşkilatı'nın 160. kuruluş yılı nedeneyle düzenlenen etkinlikler çerçevesinde yaptığı konuşmanın bir yerinde bakın ne diyordu:

"Biz de (şehit polislerden bahisle) bu ülke ve İstanbul'un güvenliği için canımızı, kanımızı vermeye hazırız. Vatan hainleri bilmelidir ki; bu ülkede tek bir Türk insanı kalana kadar bu bayrak dalgalanmaya devam edecektir. Başka bir bayrağın dalgalanmasına hiç kimsenin gücü yetmeyecektir. Bu ülkede milyonlarca şehit olmaya hazır insanımız var..."

Görüyorsunuz; bu sözleri bir başbakan, bakan veya siyasetçi söylese "Olabilir, yine nutuk atıyor!" der geçeriz. Ancak bu sözleri bir emniyet müdürünün söylemesi tabii karşılanabilir mi? Bir emniyet müdürünün "vatan hainleri"nden, "bayrağın dalgalanması"ndan, "başka bir bayrak"tan, "milyonlarca şehit olmaya hazır Türk insanı"ndan söz etmeye hakkı ve yetkisi var mı?

Sizi bilmem ama ben bu soruya cevap olarak "Ne münasebet" derim. Böyle derim, çünkü "polis"in "vazife ve selahiyetleri" bir "kanun devleti" olan Türkiye Cumhuriyeti'nde özel bir kanunla belirlenmiştir. Ve bu kanun, hiçbir polis müdürüne, "kışkırtıcı" sıfatının uygun düşeceği bu sözleri söylemesine izin vermemektedir. Bir "kanun devleti"nde bir polis müdürü kendisini kürsüdeki mikrofonu eline geçirmiş bir siyasetçi gibi konuşamaz.

Bu çerçevede gelelim Trabzon olayına: Bir "merkez"(!) gazetemizin (Akşam) "Türk Bayrağı'na yönelik saldırı ve Abdullan Öcalan yandaşlarının son günlerdeki faaliyetlerinin yol açtığı gerilim, Trabzon'da tepkiye dönüştü" şeklinde son derece sorumsuz bir başlıkla duyurduğu Trabzon olayıyla ilgili şu bilgi dikkatinizi çekti mi bilmem:

"Megafonla kalabalığa seslenen ve bayrak yakma olayının olmadığını söyleyen Emniyet Müdürü Ramazan Akyürek, 'Bu kişilere yönelik gereken ne varsa yapılacaktır. Herkes sizinle aynı düşüncede. Ancak şimdi dağılmanız gerekir' dedi."

İşte, İstanbul Emniyet Müdürü'nden sonra yine "kanun devleti" çerçevesine sığmayan bir başka konuşma daha... Bir şehirde 4 kişinin dağıttığı bir bildiri (içeriği ne olursa olsun, sonuçta bir bildiri) binlerce insanın öfkesini çekecek; bildiri dağıtanların linç edilmesine ramak kalacak; bir türlü yatıştırılamayan göstericiler zırhlı polis aracısının üzerine bile çıkacak; ve şehrin emniyet müdürü "Herkes sizinle aynı düşüncede" diyerek göstericileri yatıştırmaya çalışacak... Bildiri dağıtan ve linç edilmekten son anda kurtulan 4 gençle ilgili olarak "Bu kişilere yönelik gereken ne varsa yapılacaktır" diyor emniyet müdürü. Tamam yapılsın; madem ki bir "kanun devleti"nde yaşıyoruz, "izinsiz bildiri dağıtmak" hangi cezayı gerektiriyorsa verilsin. Peki ya zırhlı polis aracısının üzerine çıkarak araca sığınmış bildiri dağıtıcılarını linç etmeye uğraşanlar, onlar ne olacak? Türkiye'nin epeydir unuttuğu bu kolektif şiddetin aktörleri ne olacak? Onlar da herhalde, "Bakın emniyet müdürü de bizimle aynı düşünce" diyerek alanı terkedecekler...

Sonuç olarak, Başbakan vakit geçirmeden İçişleri Bakanlığı'na gereken çeki düzeni vermelidir. Vermelidir, çünkü Trabzon olayının ortaya koyduğu gibi bu işin vahameti "karikatür" işi ile filan ölçülemeyecek derecededir.

Vahametin boyutunu ve işin ciddiyetini hatırlatmaya yarın devam edelim...

Kürşat Bumin, Yeni Şafak
09.04.2005