| |
Daha birkaç ay önce Türkleri kadınları recmeden vahşi bir kültürün
temsilcileri olarak gösterdiği için kimi kıytırık Amerikan dizilerini
resmi ağızlardan ABD yönetimine şikâyet etmemiş miydik? Pekiyi daha
gerçekçi bir dizi senaryosuna danışman olarak çağırılsak, hayali
bir Türk başbakanı ağzından linçin gerekçelen-dirilerek savunuluşuna
onay vermek zorunda kalmayacak mıyız?
Bu bahara, suiistimal edilen Türk bayrağının gölgesinde linç
heyecanıyla girdik.
Milliyetçilik, hayatımızın tek sarsılmaz, sorgulanmaz hassasiyeti
olarak kan çağırıyor bir kez daha.
Bu toprakların düşünce tarihinde belirleyici olan, kendini sunma
konusunda zamanlama-katmanlanma farklılıkları olmakla beraber hemen
her görüşün saçağı altında buluşuverdiği milliyetçilik inşaatıdır.
Açıkça ırkçı faşist söylemin dolayında örgütlenenlerin karşısında
hep onları insanlığa davet eden 'gerçek milliyetçiler' olur. Onların
da milli menfaatler konusundaki kaygılarının dışavurumu pek farklı
değildir.
O 'gerçek, insani milliyetçiler', o menfaatlerin tehlikede olduğunu
sezdiğinde meydanı usulca diğerlerine bırakır. Daha vahşi, daha
gözü kara olanlara boyun eğme, onların suyuna gidecek tavra bürünme
konusunda bu kadar ustalıklı bir halk daha bulabilmek epeyi güçtür.
Milliyetçiliğin, bir zamanlar şirin bir reklam kampanyasıyla üretilmiş
sıfatıyla, 'pozitif' olanı, faşizmin kıyıcılığına, toplu mezarlar
ortaya çıkana dek göz yumanlarınkidir. Onlar, suikastçı bir ülkücü
tim olsa da Türk'e dokunulduğunda içi yanıp kıyamet koparanlardır.
Onlar, Kürt meselesini, Türk ve Kürt milliyetçiliğinin çatışması
olarak özetleyip tarafsız kaldığını ilan edenlerdir. Onlar, on yıllardır
serpilip devleşmiş milli hassasiyetin sözcüleri olarak ister 'tescilli
putkırıcı', ister 'mazbut demokrat' olsunlar, katliam girişimleri
karşısında bile 'hırsızın suçu'nu sorgular. Memleketini çok seven,
ne kadar eleştirse de yabancıya toz kondurmayan şirin gönül insanlarının
ülkesinde bahar zor gelir.
Stadyum'da buluşalım
Trabzon'a gelmeden stadyumlara bir göz atalım mı?
Mart sonunda Çanakkale 18 Mart Stadı'nda yapılan, 2'nci Lig A Kategorisi
takımlarından Dardanelspor-Karşıyaka maçında, bir grup Karşıyaka
taraftarı Abdullah Öcalan aleyhine slogan attı. Futbol Federasyonu
Temsilcisi Okandan Çekver de raporuna, İzmir'den gelen 200 kadar
Karşıyakalı taraftarın maç sırasında, 'O.. çocuğu Öcalan' ve 'Öcalan
ananı PKK ...' diye küfürlü tezahürat yaptığını yazdı. Çekver'in
karşılaşma sonrası Futbol Federasyonu'na faksladığı raporu inceleyen
Hukuk Kurulu, Karşıyakalı taraftarların 'küfürlü ve kötü tezahürat'
suçu işlediğine kanaat getirerek İzmir kulübünü Disiplin Kurulu'na
sevk etti. Ama elbette
olacak iş değil. Taraftarın böylesine rafine bir dille dışavurduğu
milli hassasiyetin cezalandırılması düşünülebilir mi? Nitekim Karşıyaka
Kulübü Başkanı Levent Güngil'in devreye girmesiyle konuyu inceleyen
Futbol Federasyonu Yönetim Kurulu, temsilci Çekver'in raporu doğrultusunda
Karşıyaka Kulübü'nü, Profesyonel Futbol Disiplin Kurulu'na sevk
edenler hakkında soruşturma açıldığını açıklayıverdi. Bir spor karşılaşması
sırasında muhatabı tarafından böylesine hak edilmiş küfürlerden
rahatsız olan kimler ise asıl onların iyice bir soruşturulması gerekmiyor
mu? 200 kişilik küfür korosundan mı rahatsız olmuştunuz? Ertesi
hafta rakibi Kocaelispor'u kendi yuvasında ağırlayan Karşıyaka'nın
milli gururla şişip kabarmış 4 bin taraftarı, bu kez daha coşkulu
ve sırtı tapışlanmanın verdiği gazla yine Öcalan ve PKK/Kongra-Gel'i
benzer sloganlarla yâd etti. Üstelik dev bir Türk bayrağını açıp
elden ele dolandırarak benzersiz bir görsel şölen eşliğinde bir
önceki hafta kendilerini rapor eden Futbol Federasyonu Temsilcisi
Okandan Çekver'i protesto ederek. İzmir Emniyet Müdürlüğü, 500 polisi
görevlendirerek stat içi ve dışında
geniş önlemler aldı, asabi taraftarlar tek tek arandı. Karşıyakalılar
besbelli bütün memleketi gezip girebildikleri her statta Apo ve
taraftarlarının mezar taşını yazacaklar. Hiç kuşkusuz bu hamasi
duruştan etkilenenler de çıkacaktır. Binler on binlere, on binler
yüz binlere, inşallah dahası da gelir. Seferberlik koşullarına bir
kez daha hoş geldin ey millet. Bundan sonra daha çok göreceğin var.
En hassas millet
Bu haberin yeterince önemsenmemesinin ardında yatandan sanırım hepimizin
haberi var. Görevini yapan bir sorumlunun kendini Türk hukukunun
karşısında buluvermesine hâlâ alışmamış olamazsınız. Polisin elinden
geçenlere işkence raporu veren doktorlar mümkünse sürüm sürüm süründürülmüyor
mu? Milli hassasiyeti tescillilerin karanlık işlerini saptayıp işaret
edenlerin başına gelenleri duymadınız mı?
Trabzon'da yaşanan linç girişimi ve etrafında örgütlenen aklıselim
poşetli dil üstüne her vatandaşın iyice bir düşünmesi gerekmektedir.
Milliyetçiliği, bu milletin mayasında bulunan, gerekli ölçülerde
hayata yönlendirilirse pek de hoş ve yararlı bir özellik olarak
gördüğümüz ve böyle gösterenlere karşı sessiz kaldığımız takdirde
başımıza gelecekleri bilmiyor olamayız. 6-7 Eylül olaylarının galeyana
gelmiş çapulcuları da aynı hassasiyetin kışkırtmasıyla yollara dökülmüştü.
1978 yılında Kahramanmaraş'ta yüzlerce insanın katledildiği, evlerin
dükkânların yakıldığı vahşetin ardından sırıtan da aynı hassasiyet
madalyonunun öteki yüzüydü. 92'de Sivas'ta Madımak Oteli'nde 39
kişiyi yakanlarınki de hakeza. Kitlelerin linç histerisiyle sokaklara
döküldüğü, kendilerininkine benzer hassasiyet taşıyan Türk hukukunun
hoşgörülü kollarında biraz yatıştıkları durumlarla dolu bu toprakların
tarihi.
Başbakan Erdoğan'ın Trabzon'daki linç girişimi sonrası demecini
asla unutmamalı, ne kendisine, ne yandaşlarına unutturmalıyız: "Özgürlükler
ve demokrasi kimsenin kötüye kullanamayacakları kadar yüce ve evrensel
değerlerdir. Trabzon'da olan olaylarda, tabii ki halkımızın hassasiyeti
çok ama çok önemli. Halkımızın bu hassasiyetlerini göz önünde bulundurarak
herkes kendi tavrını belirlemelidir ve halkımızın bu milli hassasiyetlerine
dokunulduğu zaman, şüphesiz ki bunun tepkisi farklı olacaktır"
diye başlayan demecini. Özgürlükleri ve demokrasiyi kötüye kullandığı
söylenen taraf, linçten kurtarılan gençler. Onlar bildiri dağıtma
hakkını kullanarak bu affedilmez suçu işlemiş anlaşılan. Bildiri
dağıtmak, suç değildir. İçeriğinde suç unsuru taşıyan bir şey varsa
savcı soruşturma yürütür ve dava açar. Halkımın hassasiyetine dokunursan
işte böyle olursun, anlamına gelen gözdağı yeterince açık. "Hapishanelerde
neler oluyor, bilmek hakkımız.", "Tecritte ölüme son"
diye slogan atarak bildiri dağıtan bu beş gencin bayrak yaktıkları,
Öcalan posteri açtıkları yalanıyla karşımıza çıkan Trabzon Emniyet
Müdürü, oynadığı oyunun farkında olmayabilir. Lâkin bu memleketin
başbakanı, linççi halkının sırtını sıvazlarken olası katliamların
yolunu açtığını düşünmüyor mu acaba? Binlerce insanın gözü dönmüş
katillere dönüşüp kendi ilkel hukukunu uygulamaya koyma çabası karşısında
saygı duruşuna geçerken kendisini uyaracak bir kişi bile yok mu?
Başbakanımızın demecinin Türk hukukuna tercümesi: Linçten kurtarılan
beş kişi 'Slogan atarak halkı güvenlik güçlerine karşı kışkırtmaya
çalışmak, toplumda infiale yol açacak davranışta bulunmak, görevli
memura mukavemet, saldırı ve (sıkı durun) sokakta bulunan vatandaşı
darp etmek' suçlarından tutuklandı. Linççi kalabalığı kışkırtan-yönlendirenler
hakkında da sonuç alınmayacağı neredeyse kesin bir çalışmanın başlatıldığını
işittik.
Samsun'da da bir grup TAYAD üyesinin F tipi cezaevleriyle ilgili
basın açıklaması sırasında küçük çaplı bir linç kalkışmasıyla karşılaştıklarının
haberi geliyor şimdi. Trabzon'da milli hassasiyetin yatışmadığını,
saldırıların sürdüğünü işitiyoruz. Hiç kuşkunuz olmasın, bunca desteklenen
linç provaları farklı şehirlerde de sahneye konulacaktır.
Kum saati çevrildi. Hassas katiller bir kez daha işbaşında. Hiç
yılmadan, bezip usanmadan tekrarlamak zorundayız. Linçten zor kurtarılmış
insanları halkı kışkırtmaktan, darptan yargılarsanız, hukuk devleti
diyegeldiğiniz ülkünün ipini kendiniz çekmiş olursunuz. Milli hassasiyet
tamlamasıyla kutsadığınızdan ancak linçler ve katliamlar çıkacaktır.
Yıldırım Türker, Radikal
11.04.2005
|