Polis olaylara müdahale etmedi

 

6-7 Eylül'de muhtelif kaynaklara göre, 5'i papaz 10-15 kişi öldü, 400'e yakın kişi yaralandı. Olaylar başlangıçta sadece Rum azınlıklara yönelik gibi görünüyorsa da, Ermeni ve Yahudi azınlıkların ev ve işyerleri de tahrip edilmişti. İstanbullu bir Rum, olaylara müdahale etmesi istenen bir komiserin şöyle dediğini aktardı: 'Ben bugün polis değil Türküm.'.
Saldırıların önceden organize edildiğinin temel göstergelerinden biri, saldırganların elinde kürek ve testere dışında kaynak makineleri bulunmasıydı. Yassıada Tutanakları'ndan edinilen bilgiye göre 'Gerekli aletler, saldırıların başlamasından önce kamyonlarla kent içindeki merkezi noktalarda ya da otobüs duraklarında hazır tutuluyordu.'

Fransız Konsolosluğu'nun kayıtları ise olayları önlemesi gereken güvenlik görevilerin müdahale etmek şöyle dursun, tam tersine son derece pasif bir tutum takındıklarını gösteriyordu:

POLİS DEĞİL TÜRK'ÜM

'Polis memurları, sadece Taksim'deki milliyetçi gösteri esnasında harekete duydukları sempatiyi göstermekle kalmamış, sonrasında kamu düzeni bozulduğunda ve şiddet olayları meydana geldiğinde de pasif bir tutum takınmışlardır. Bu tutumu yalnızca kalabalık halk kitleleri karşısında değil, sayıca küçük ancak kararlı gruplarla karşı karşıya kaldıklarında da göstermişlerdir.'

Azınlık mensuplarının daha önce son derece dostça ilişkiler kurduğu polislerin tutumu da aynıydı. Dr. Dilek Güven, '6-7 Eylül Olayları' kitabında, İstanbul'dan daha sonra ayrılan Rum vatandaşlardan Mihalis Basiliadis'in anlatımlarına da yer verdi. Mihalis Basiliadis'a göre, mahalli polis memurları bile olaylara müdahele etmemişlerdi:

'Beyoğlu'nda evimizin köşesinde bir fırın vardı. Sahibi aslında Arnavuttu ama Rumca konuştuğu ve Ortodoks olduğu için herkes onu Rum zannederdi. Bizim karşımızda ise bir karakol vardı. Bu adam pasta veya çöreklerini hiçbir zaman ertesi güne bırakmazdı. Her akşam fırını kapattıktan sonra arta kalanları karakoldaki polislere verirdi. O gün, iki kişi fırının camlarını aşağı indirince hemen komisere gitti. Komiser ona şöyle bir cevap verir:

'Hiçbir şey yapamam, ben bugün polis değil Türk'üm.' Bu garip, ama bu cevap o günler polislerden sıkça duyuldu.'

Hiç kuşkusuz bütün güvenlik güçleri aynı tutum içinde değildi. Saldırıların bir kısmı, küçük müdahalelerle bile önlenebilecek nitelikteydi. Söz gelişi, Büyükada'da bir polis memuru, Rum Okulu'na saldırmaya çalışan 30-40 kişilik bir grubu, havaya iki el ateş ederek durdurmuştu. Patrikhane, Yunan Konsolosluğu ve Hilton Oteli gibi önemli yerler de sıkı bir biçimde korunmuştu.

HALK KORUDU

Peki bütün bu olaylar sırasında müslüman halk ne yapıyordu? Rum, Yahudi veya Ermeni komşularına yönelik saldırıları destekliyor muydu yoksa bunları engellemek için çaba mı sarfediyordu? Dr. Güven'in ifadesiyle, 'Saldırılar sırasında çoğu durumda Müslüman komşuları, gayrimüslimleri korumaya çalışmışlardır. Saldırganlar bedensel zarar vermemeleri için talimat aldıklarından, küçük çaplı direnmeler bile şiddet olaylarını engelleyebilmişti.' Güven, daha sonra bir başka vatandaş Dokdakis Donios'un tanıklığına başvuruyor:

'Bizim sokağımızda şoför Nusret yaşardı. O gün 40 kişilik bir grup bizim evlere doğru gelmeye başladı. Nusret bunların önünü kesti ve ne istediklerini sordu. Onlar Rumların evlerine saldıracaklarını söylediler. Nusret, burada Rumların oturmadığını söyledi. Gruptan birkaç kişi yine de yürümeye devam edince Nusret bağırdı ve ancak onun cesedinin üzerinden yollarına devam edebileceğini söyledi. Ve grup hemen geri döndü. Nusret, 50 metrelik bir sokağı kurtarmıştı. Yan sokakta ise arkadaşım Zafer'in teyzesi Rum komşusunun kapısına dikildi ve adamlara şöyle dedi: 'Pavli efendinin evine girmek için ilk önce bana saldırmanız gerekir.' Adamlar hemen geri döndüler. Bu sokaktaki 60 Rum evinden sadece ikisi tahrip edilmişti.'

Yanlış hiçbir şey yapmadık
6-7 Eylül 1955'te halkı galeyena getirenlerden olduğu öne sürülen Kıbrıs Türktür Cemiyeti'nin (KTC) yönetiminde olduğu için 4 ay hapis yatan Orhan Birgit, kendisinin olaylarda herhangi bir rolü olmadığını, ama gazeteci arkadaşı Gökşin Sipahioğlu'nun kullanılmış olabileceğini söyledi. Olayları Yunan GEGA Chanell'a anlatan eski Turizm Bakanı Birgit, KTC'de MİT'ten bir görevlinin bulunduğunu da belirtti.

İstanbul'da 6-7 Eylül 1955'te meydana gelen olayların en önemli teşvikçilerinden olduğu belirtilen Kıbrıs Türktür Cemiyeti'nin (KTC) 2'nci Başkanı gazeteci-yazar Orhan Birgit, Yunan MEGA Chanell'e verdiği demeçte, 'Vicdanım rahat. Yanlış hiçbir şey yapmadık. Bu gösterileri yaptıranlar ortaya çıkmadı. Yaptıranlar, herhalde olayların bu kadar büyüyeceğini tahmin etmedi' dedi. 6 Eylül'de geç bir saatte Taksim'e çıktığını anlatan eski Turizm Bakanı Birgit, orada Aziz Nesin ile Yaşar Kemal'e rastladığını ve karşılıklı olarak üzüntülerini birbirlerine aktardıklarını ifade etti. Daha sonra evine gittiğini vurgulayan Birgit, sabahleyin polisin kendisini alıp götürdüğünü söyledi. Dört ay 20 gün hapis yattığını kaydeden Birgit, 'İlginçtir, bir gün, bu olaylardan zarar gören bir Rum vatandaşın şikayeti üzerine, bizi bahçeye sıralayıp suratımıza baktırarak teşhis yaptırdılar. Hem bizi toplu olarak hareketi planlamakla suçlarken, bir yandan da böyle bir şey yaptılar' dedi.

KTC'DE MİT VARDI

Daha sonra sözü o devrin gazetecilerinden Gökşin Sipahioğlu'na getiren Birgit, şunları söyledi:

'Ben Gökşin Sipahioğlu'nun gazetecilik dışında herhangi bir şey yaptığını tahmin etmiyorum. Gökşin, mesleğini seven, başarılı bir gazeteci. Yabancı bir ülkede SİPA gibi bir ajansı kurmuş. Gökşin'i belki Mithat (Perin) Bey kullanmış olabilir. Adnan Bey veya başka bir kişi Mithat Bey'e böyle bir şeyi fısıldamış olabilir. Gökşin yazı işleri müdürü. Olayı Anadolu Ajansı bülteninde görmüş, manşete çekmiş. Bastıkları kadar basmışlar. Gökşin'in kusuru olduğunu sanmıyorum, ama Mithat Bey'i bilmiyorum. Daha sonra DP'den milletvekili oldu. Ama hükümetin bürokratik kanalları, Milli Emniyet Teşkilatı ile ilişkileri olan Hataylı Kamil Önal'ı cemiyetimizin içine sokmuştu. Bunu da gözönüne alınca hak verdim. Önal'ın hükümet ile bizim aramızda ajan ilişkileri yaptığını düşündüğüm oldu. Kenarda kalan, içine kapalı bir adamdı. Sonra ortadan kayboldu.'

Menderes'in bunu istediğini sanmam

Orhan Birgit, İstanbul'un tahrip edilmesini dönemin Başbakanı Adnan Menderes'in isteyeceğini sanmadığını belirterek, Eylül ayının başında Fener Patrikhanesi başta olmak üzere Rumların yoğun olarak yaşadığı bölgelerde olağanüstü önlemler alınmasının dikkat çekici olduğunu söyledi. Birgit, sözlerini şöyle sürdürdü: 'Bir şeyler yapılmasını düşündüler, ama bu aşamaya geleceğini tahmin etmediler. Bizim hiçbir şeyden haberimiz olmadı, bu nedenle de vicdanımız rahat.'

Hürriyet
06.09.2005