| |
İttihatçıların 'Türk'ün bağrındaki zararlı ve yabancı unsurları
temizlemek' şeklinde özetlenecek zihniyeti varlığını koruyor. Bu
zihniyet, Türkiye'nin önünü hep tıkadı, tıkamayı da sürdürecek
Yakın tarihimizin ucu açık, içeriği muğlak bırakılmış önemli kırılma
noktalarından bir tanesi de bu yıl 50. yılını (burada anma fiilini
kullanmak için henüz erken) göğüsleyeceğimiz veya savacağımız (zannederim
bu tanımlar daha münasip) 6-7 Eylül Olayları'dır. Olaylar zaten
diyakronik olarak Batı dünyasınca benimsenmiş, bir Şark barbarlığının
tarihin herhangi bir anındaki rastgele bir tezahürü müdür? Yoksa
bizzat kendisi vandallığın altyapısını dünyaya sunmuş, kuramsallaştırmış
şeytan Batı'nın, saf Doğululara oynadığı sinsi oyunlardan bir tanesi
midir?
Postmodern dünyada her şey bu kadar muğlak, objektif olmak bu kadar
imkânsızken, tarihimizin, insan eliyle yapılan o miş'li geçmiş yaşam
örgüsünün nasıl değerlendirileceği, yöntemin ne olacağı, adaletin
terazisini kaçırmamak için basılacak yerin neresi olacağı oldukça
çetrefil bir mesele. Yöntem ne olmalı? Açacağımız anımsama, eleştiri
kültürü denilen gedikten istediğimiz şeyler -demokrasi, insan hakları,
özgürlükler vs.- dışında, o çok korktuğumuz zararlı mevhumlar -bölünme,
bağımsızlığımızı yitirme vs.- da sızabilir çünkü... Lakin milli
ülkümüz olan Batılılaşmadan feragat etmemiz de mümkün değil. Dümeni
kilitlenmiş bir gemi gibi yönümüz Batı'ya bu denli çevrilmişken,
Batı'nın -ama yanlızca Batı'nın- Kafdağı'nın ardından bin bir zorlukla
bulup getirdiği, uyguladığı ve sonuçta dünyanın liderliğini -bizden
alarak- ona armağan eden değerleri yadsımak da mümkün değil. İşte
o değerlerden, tarihle yüzleşme, anımsama, özeleştiri, özür dileme,
onarma gibi Batı'nın olguya dönüştürdüğü, bizim için hâlâ mevhum
olan programları, işletim sistemimizi felç etmeden ulusal belleğimize
nasıl indireceğiz? Batı emperyalizmini alt ettiğimiz 30 Ağustos
Zafer Bayramı'ndan hemen sonra gelen 6-7 Eylül, 12 Eylül gibi tarihlerle
nasıl hesaplaşacağız? Milli değer ve varlığımızın göklerde süzüldüğü
görkemli bayramlarımızdan sonra, bizi Erlik Han'ın konutuna, zeminlerin
de altına buyur eden bu sorunlu tarihlerle nasıl uzlaşacağız?
Tarihi kim yapar?
Bu soruların cevapları hiç de kolay değil. Bu, bu makalenin başa
çıkabileceği bir mesele de değil. İşte tam da bu yüzden tarihimizin
sorunlu yaprakları karşısında genelde sergilediğimiz ortak tavır,
dişçiden korkan birinin ağrının tüm şiddetine rağmen acılı karşılaşmadan
kaçması gibi... Oysa Vico'nun değerli gözlemi, tarih insanın kendi
yaptığı bir şey ve bilebileceği de kendi yaptığı şey olduğu savı
bize yolu göstermeli. Kontrolü kaybetmek, korktuğu hastalığın tüm
emarelerini yaşayan bir panik hastası için ölümden de beterdir.
İşte biz tarihimizden bu kadar korkarken, aslında kontrolü kaybetmekten
korkuyoruz. 6-7 Eylüllerin müsebbipleri, kuşkusuz tüm bunları kendi
mantıkları içerisinde yaptılar ve kendilerini kamufle edebilmek
için meseleleri güvenlik sorununa eklemlediler. Türk siyasetine
Abdülhamit devrinde giren, İttihat ve Terakki'nin Türk'ün bağrındaki
zararlı ve yabancı unsurları temizlemek için devralarak geliştirdiği
zenofobik, monolitik siyaset, eski İttihatçıların pek çoğunun Cumhuriyet'in
kurucu kadrolarında yer almasıyla yeni düzene de sirayet etti. 6-7
Eylül Olayları'nın da aynı zihniyetin işi olduğu bilinmeyen bir
gerçek değil. Amacım bu yazıda bunu deşifre etmek de değil. Amacım
bu zihniyetin nasıl toplumsal ve siyasal yaşantımıza sızdığı ve
bizi nasıl yönlendirdiğini, Türkiye'nin önünü nasıl tıkadığını konuşmak.
Realpolitik ve tarih
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan Ermeni Meselesi hakkında 28.01.2004'te
verdiği bir beyanatta şöyle demişti: "Tarihte Ermenilerin de,
bizim de yaptıklarımız var. Önemli olan güçlü olmaktır. Eğer güçlü
olmazsanız size çok elbise dikerler. Güçlü olursanız bunların hepsi
ortadan kalkar." Bu çok kısa değerlendirme Türkiye'nin geleneksel
ve değişmez siyasetinin kristalleşttiği bir söylem. 'Realpolitik'in
böylesi yüceltimesi, Vico'nun gözlemiyle bizim yaptığımız şey olan
ve bu sebeple en iyi bizim bilebileceğimiz tarihin ulusal çıkarlar
için manipüle edilebileceği sonucunu doğurur.
Şayet güçlü olmazsanız size pek çok elbise dikilebilir; ancak eğer
güç muhafaza edilebilirse, tarihsel olguların 'Realpolitik'in baskısı
altında her zaman yönlendirilebilir olduğu da bir gerçektir. 80'li
yıllarda insan hakları ihlalleri, faili meçhuller ve işkence gerekçesiyle
Fransa, Norveç ve İsveç, Türkiye'nin Avrupa Konseyi'nden ihraç edilmesi
için Strasbourg'da dava açmışlardı. Özal bu ciddi tehlikeyi savuşturmak
için 'Realpolitik'i devreye sokarak şikâyetlerini geri çekmeleri
şartıyla airbus, metro ve deniz otobüsü ihalelerini bu ülkelere
verdi. Burada bırakınız tarihsel olayları, şu anın gerçeklerinin
dahi 'Realpolitik'e nasıl kurban edildiğini görebilirsiniz.
6-7 Eylül Olayları, 'Onlar da yaptı, biz de' söyleminde olduğu gibi,
Kıbrıs meselesi ile ilişkilendirilebilir; öyle oldu da... Hatta
sayın Herkül Millas'ın 6-7 Eylül Olayları'nı değerlendiriş biçimlerini
değerlendirdiği bir yazısında açık kalplilikle vurguladığı gibi,
Yunanlıların Mora'da 30 bin Türk'ü katlettiği tarih de 23 Eylül
1821'dir (olay eylül benzeşmesi sebebiyle seçilmiş olsa gerek) ve
Ulusal bellek, şayet tarihte yapılan zorbalıkların tekrarlanmaması
ise, 23 Eylül'ün de unutulmaması gerekir. Oysa tarih, birbirimizin
gözüne sokacağımız o kadar çok utançla doludur ki, tam da bu yüzden
ulusal belleği amnezinin pençesinden kurtarmak gerekir. Tarihsel
bir olgunun, başka bir tarihsel olguya gerekçe, özür sayılamayacağı
bir veri iken, hem sayın Erdoğan'ın, hem de sayın Millas'ın, siz
de sizin yaptıklarınızı hatırlayın sözü, bizden olmayana, zaten
hâkim olamayacağımız ötekine diklenmek, tarihte paylaşılmış suç
ortaklığına dayanmaktan öte bir şey değil. Bir şekilde, ulusal kimliğin
ötekini olumsuzlama üzerinde inşasına bir örnek.
Ortaya çıkan gerçek ise şu: tarihimiz konusunda inisiyatif bizim
elimizde değil. Asıl tehlike, bizim tarihimizle dolaysız bir biçimde
yüzleşmemizde de değil; tarihimizin, dünya siyasetinin dalgalı sularında
geleceğimizi etkileyecek kadar muğlak olmasında. Aslında tam da
ulusal bellek'ten yoksun olduğumuz için tarih her gece üzerine yattığımız,
tekrarlanan bir kâbus gibi. Kimliğimizi olumsuzlayan, ulusal güvenimizi
sarsan, demokrasimizi güdük bırakan da bu muğlaklık. Eğer bizi bölmek,
Türkiye'ye zarar vermek isteyenler varsa, onların isteyebileceği
enfes bir tıkanıklık olmalı tarihimizle olan bu ilişki biçimimiz.
Türkiye'nin dünyadaki olumsuz imajları, tarih konusunda inisiyatifin
elimizde olmamasından kaynaklanmıyor mu? Bu imajları düzeltmek için
seçtiğimiz yöntemler ne derece başarılı? Ne denli doğru?
Her şey farklı olabilirdi
Görüldüğü gibi 6-7 Eylül'ün gerçekleri üzerinde pek durmadım. Seçtiğim
yöntem, bilgiyi bir totolojiyle sunmaktan ziyade, ona yaklaşma biçimimizdeki
hataları ortaya koyabilmek. Bu sebeple bilgimizin ve mantığımızın
duygularımızla barışık olması gerekliliğine inanıyorum. Bunun mümkün
olmadığı nevrotik bir ruh haliyle nereye varılabileceği kuşkulu.
6-7 Eylül konusunda bilinmeyen çok az şey var aslında. Bunun böyle
olması, bilginin olması gerektiği gibi işlenmesini sağlamıyor. Öyle
olsaydı, bu hadisenin sorumluları son zamanlara kadar devletin üst
kademelerinde vazife alıyor olmazlardı. Öyle olsaydı, devlet, kendi
halkına yaptığı, yapılmasına müsaade ettiği haksızlıklardan dolayı
özür dilemekten imtina etmezdi. Öyle olsaydı, 6-7 Eylül'de andığımız
bir utanç tablosu değil, hesaplaşılmış, onarılmış, yeniden tesis
edilmiş kardeşliğin bayramı olurdu.
Bu sebeple, Anadolu halkları olarak, pek tekin bir yol olmadığını
kabul etmekle birlikte, işe duygularımızı anlatmaktan başlamamız
gerektiğine inanıyorum. Bunun bir çözüm, bir çıkış potansiyeli taşıdığına
inanıyorum. Babası Ermeni, annesi Türk olan bir Türkiyeli olarak,
hislerimizin yaşantımızı etkileme gücünün farkındayım. Rahmetli
babam bir Ermeni olarak bir Türk'le evlenebilecek kadar bu ülkenin
evladı hissediyordu kendini. Ama 6 Eylül 1955 günü dükkânını yağmalamaya
gelen kalabalık karşısına dikildiğinde neler hissetmişti, bize hiç
anlatmadı. Sayısız haksızlıklara uğradığında memlekete değil, feleğe
söver, kaderle çekişirdi. Belki bilerek, ama kanımca doğal olarak
yaşadıkları tüm haksızlıkların mesulü olarak aradığı başka bir şeydi.
O şey kuşkusuz bu yazıda anlatılmaya çalışılandır. Bir zihniyettir,
bir kanserdir, bir illettir ve en nihayetinde kimseye faydası dokunan
bir şey değildir. Türkiye gayrimüslim vatandaşlarını harcamakla
belirsiz bir oranda kendi geleceğini de harcadı. Toplumsal barış
ciddi yaralar aldı. Türkiye'nin demokratik, ekonomik, politik istikrarsızlığının
sebebinin, Tehcirleri, Varlık Vergilerini, 6-7 Eylülleri yaratan
zihniyet olduğu artık açığa çıkmalı ve reddedilmeli. Belki bu çetrefil
tarihlerin vicdanları sarsmasıyla, memleketlerinden göçmüş bu toprağın
evlatların kayıplarının büyüklüğünü, onların hislerini anlamaya
çalışmakla doğru bir açılım yakalayabiliriz. Bu ise, eski dostlarımızın
son bir iyiliği olur bizlere; hep kardeş belledikleri tüm Türkiyelilere...
Markar Esayan: Agos gazetesi yazarı
Markar Esayan, Radikal
08.09.2005
|