| |
Biz Türkiye'yi yönetemedik. Asker de yetkisini kullanamadı. Evren
'Biz bu sıkıyönetimi beceremedik' diyerek benden yeni yetki istedi.
Yetki verilmediği halde 11 Eylül'de akan kan 13 Eylül'de nasıl durdu?
BAŞLARKEN
12 Eylül 1980 askeri darbesi üzerinden 25 yıl geçti. 12 Eylül, Türkiye'nin
çok partili siteme geçmesi ardından, neredeyse her on yılda bir
yaşadığı darbeler serisinin sonuncusu oldu.
Geniş kitlelerin can güvenliğinden başka hiçbir şey düşünemez hale
geldiği bir ortamda, belki de o ortamın oluşmasına göz yumularak
geldi. Şiddetin yaygın kullanıldığı bir dönemdi. Türkiye umalım
ve uyanık olalım da, bir daha hiç o günleri yaşamasın.
Dokuzuncu Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, 12 Eylül 1980'de, 12 Mart
1971'den sonra ikinci kez askerler tarafından Başbakanlık'tan indirildi.
Üstelik bu kez gözaltına alınarak Başbakanlık'tan alındı. Demirel
bugüne dek 12 Eylül dönemine ilişkin olarak çok sayıda, bazıları
okuyacağınızdan daha çok ayrıntılar içeren açıklamalar yaptı. Ancak
bugüne dek bu röportajda olduğu türden tahlil ve saptamaları hiç
yapmadı. 12 Eylül müdahalesine giden yolda dönemin Genelkurmay Başkanı
Orgeneral Kenan Evren ile yaptığı yetki tartışmalarına ait bazı
önemli ayrıntılar ilk kez bu çerçevede su yüzüne çıkıyor. Keza Demirel'in
28 Şubat sürecine ve asker-sivil ilişkilerine ilişkin verdiği bazı
önemli ayrıntılar da ilk kez bu dizide okura sunulacak. Dokuzuncu
Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'in darbelerin ortak yönlerinin izini
sürüp 1912 tarihini bulması da derin devlet tartışmalarına bir katkı
olacağa benziyor. Süleyman Demirel'in yıllar sonra gelen büyük itirafı
ise "Yönetemedik, gücümüz yetmedi. Tartışamadık, bastırdık"
sözleridir. Bunlar, Türkiye'deki rejimin niteliği üzerine yeni tartışmalar
başlatmaya aday saptamalar. Ben bu röportajı yayına hazırlarken
"Keşke Süleyman Demirel bu saptamaları 25 yıl önce de söyleyebilmiş
olsaydı" diye içimden geçirdim. Bakalım okuyunca sizler ne
diyeceksiniz?
'Türk siyasetinin son 55 yılında ben varım. İlk on yılında devletin
memuru olarak. Sonra kırk yıl, siyasetçi, parti başkanı, muhalefet
lideri, başbakan, cumhurbaşkanı olarak. Bir ülkenin siyasetinde
olabilecek hemen her şey Türkiye'nin başına geldi, benim başıma
da geldi. Hepsinin içinden sıyrıldım çıktım. 16 Mayıs 2000'de burada,
benim için Güniz Sokak'ta toplanan kalabalığa "Maratonu bitirdim"
dedim. Son beş yıldır siyasetin ne içindeyim, ne dışındayım, odamdan
izliyorum."
Dokuzuncu Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, oturduğu köşeden sol işaret
parmağını oturduğum koltuğa uzatarak devam ediyor:
"11 Eylül 1980 akşamı, saat 21.00 sularında, oturduğun o koltukta
Van Milletvekili Kinyas Kartal oturuyordu. İlinin bir sorununu konuştuk.
Sonra, Kahramanmaraş'tan senatör ve vekil arkadaşlar geldi. 14 Eylül
pazar günü Menzelet barajının temelini atacaktık.
Onları yolcu ettikten sonra, 22.30'a doğru, İçişleri Bakanı Orhan
Erel geldi. 'Emniyet müdürleri ortada yok' dedi; 'Öğlen Genelkurmay'dan
çağırmışlar. Sonra bir daha görünmediler. Garip bir şey oluyor.'
Onu beklettim, o da işte o koltuğa oturdu. 23.30'da Milli Savunma
Bakanı İhsan Birincioğlu geldi. "Evimin önündeki nöbetçileri
almışlar" dedi. Birincioğlu ile o gün 17.00 civarında bir konuşmamız
olmuştu. Birtakım haberler geliyordu; 'Askerler müdahale edecek'
diye."
Kapıdaki nöbetçileri aldılar
Haber MİT'ten mi gelmişti?
"Yok, resmi kanallardan gelmez bu haberler Türkiye'de. Devletin
geleneği öyledir. MİT, Emniyet filan söylemez, bilse de söylemez.
Ama sızar bu bilgiler. Mesela bana İstanbul'dan gelmişti. Ben de
saat 17.00 civarında Birincioğlu'na 'Ne oluyor etrafta?' diye sorunca,
'Müsteşarım rejime bağlı bir arkadaştır, bir konuşayım' demiş, sonra
'Burada bir şey yok' diye bilgi vermişti.
Ben, gelen haberler üzerine yine saat 17.00 civarında, cumhurbaşkanlığına
vekâlet eden İhsan Sabri Çağlayangil'i de telefonla aramıştım. 'Birtakım
bilgiler var, müdahale konuşuluyor. Senin bugün Genelkurmay İkinci
Başkanı (Orgeneral Haydar Saltık) ile görüşmen var, sen eski polissin,
laf almasını bilirsin, bak bakalım ne çıkıyor' demiştim. İhsan Sabri
bir süre sonra aramış, 'Bir şey sezemedim' demişti.
Birincioğlu da 'Bir şey yok' demişti ama, şimdi nöbetçileri alınıyor,
açıklama yapılmıyor. Müsteşarını bir daha aramasını istedim. Müsteşar
telefona çıkmıyor, bakanın telefonuna çıkmıyor. Biz durumu tahmin
ettik. Saat 01.00 oldu, benim kapının önündeki nöbetçileri de aldılar.
Biz bekliyoruz. 03.00'te radyodan bildiri okundu; ihtilal beyannamesi,
yönetime el koyuyorlar. Saat sabah 05.00'e doğru, artık 12 Eylül
olmuş, Nahit Menteşe geldi. 'Beni Genelkurmay'a çağırdılar' dedi.
'Sizi götürecekler. Gelibolu'ya götürecekler'.
Her şey örtbas edildi
Ben orta kata çıktım. O sırada ezan okunuyor, namazımı kıldım. Nazmiye
hanım 'Ben de geleceğim' diyor, ben olmaz diyorum. Menteşe, askerlerin
eşlerin eşlik etmesine izin vereceğini söyledi. Birlikte hazırlandık.
Nihayet saat 7.30'a doğru geldiler, bizi aldılar, yola koyulduk.
Sonra, yıllar sonra, üzerimizdeki yasaklar kalkmış, Kenan Evren'le
karşılaştık. '11 Eylül günü akan kan, 13 Eylül günü nasıl durdu?
Kanın üzerinde oturuyorsunuz.' dedim. Cevap vermedi. İşte bunların
içinden çıktık bu günlere geldik."
Demirel'le Güniz Sokak'ta yalnızca 12 Eylül'ü ve askeri darbeleri
değil, Türkiye'de çoğulcu demokrasinin neden işleyemediğini, bunun
ne anlama geldiğini de konuşuyoruz.
Anlatıyor: "Bu devletin yönetimi güçtür, güç de olmuştur geçen
80 sene zarfında. Söyleyeceğim şeylerin kişilerle alakası yoktur.
Devletimi küçük düşürmek ya da hırpalamak değil benim istediğim.
Benim söylemek istediğim, devletimin daha iyi şartlarda daha güçlü
olmasını sağlayacak demokratik düşüncenin bir müşahadesidir.
Bizim devletimizin yönetimindeki güçlük nerden geliyor? Devletin
kusurları neydi? Biz bunları konuşamadık. Hep bastırdık, toprağın
altına. 1970'li yıllardan Türkiye çok şey öğrenemedi, pek çok şey
tartışılamadı, örtbas edildi, başka istikamete kaydırıldı."
Sistem bugün de yetmiyor
Neden tartışamadınız? Daha sonra da hükümet oldunuz, cumhurbaşkanı
oldunuz. Tartışmanıza ne engel vardı?
Türkiye meseleleri tartışmıyor ki, sabrımız tartışmaya müsait değil,
birbirimizi anlamıyoruz, anlamak için gayret sarf etmiyoruz. Çok
önyargılıyız ve yanıltıcı habere çok çabuk inanıyoruz. Tahammül
gücümüz yok. Yönetimi yapamadık. Yönetemedik Türkiye'yi, sistem
de yetmedi, gücümüz de yetmedi. Sistem bugün de yetmiyor. Sistem
etkin bir sistem değil. Onu anlatacağım."
Demirel çayından bir yudum alıp devam ediyor: "1970'li yıllarda
çeşitli dönemlerde hükümette oldum. 70'in başından, 71'in 12 Martı'na
kadar. 75 Mart'ında hükümettim, 78 Ocakı'na kadar. 79 Kasım'ında
hükümettim, 12 Eylül 80'e kadar. Üç defa hükümette oldum, dört defa
hükümet kurdum. Senin yazında 'Lanetli 78' dediğin yılı yaşadım.
Ve 79'un tablosunu çıkartsam ondan daha da kanlıdır. 79'un 14 Ekim'inde
Türkiye seçime gitti. Bu seçim milletvekili araseçimi ve kısmi Senato
seçimiydi. Benim başında bulunduğum parti (Adalet Partisi-AP) beş
milletvekilinin beşini, 50 senatörün 33'nü aldı; oyların yüzde 55'i.
Günün hükümet başkanı Bülent Ecevit, 16 Ekim günü Çankaya'ya çıkıp
istifa etti. "Türkiye'yi yönetmek AP'nin sorumluluğunda olmalıdır"
dedi ve biz de bundan kaçamadık. Devraldığımız Türkiye kan çanağı,
kuyruklar, yokluklar ülkesi. Isınacak mazot yok, benzin yok, yağ
yok, şeker yok, dışarıdan satın alacak bir kuruş yok, fabrikaların
hammaddesi yok ve ilaç yok. Biz bunu sırtlandık ve aynı zamanda
bir azınlık hükümeti kurmak zorunda kaldık. 11 aydır sıkıyönetim
vardı. Sıkıyönetim bir devletin başvuracağı en son çaredir."
Genelkurmay'da kritik toplantı
Demirel elinde yıllar öncesinden kalan tutanakları, belgeleri göstererek
devam ediyor:
"4 Aralık 1979, çok önemli bir tarihtir. Ben Ankara'da sıkıyönetim
komutanlarını bakanlarımla birlikte topladım Genelkurmay'da, büyük
salonda. On saat sürdü. Daha sonra 12 Eylül'de yönetime el koyacak
bütün kadro orada. Onlara şunu söyledim: Rahatsızlığı halk yaratmıyor,
devletten maaş alan, veya devletin himayesinde olanlar yapıyor.
Bunun karşısında devlet '78 sonuna kadar sessizdir (18-24 Aralık
1978'de 105 kişinin öldüğü Kahramanmaraş olayları ardından 26 Aralık'ta
13 ilde sıkıyönetim ilan edilmişti). Mesele ciddiye alınmamıştır.
Köküne inmemişiz, istihbarat yok, idare yardımcı olmamış. Buna birinin
bir şey demesi lazım, kamuoyunun bir şey demesi lazım. Yani bu noktaya
gelinceye kadar kimse bir şey diyemiyor. Böyle rezalet olmaz. İngiliz
Başbakanı Chamberlain, Norveç olayıyla karşı karşıya kaldıktan sonra
İngiliz Parlamentosu'nda, kendi partisinin, Muhafazakâr Parti'nin
grubunca, "Please go-Lütfen çekil" diye istifaya zorlandı.
Polisler birbiriyle çatışıyordu
Burada, hiçbir şey olmamış gibi devam ediyor her şey. Polis birbiriyle
dövüşür, afiş asar hale getirilmiştir. Vatandaş şahitlik yapmıyor,
adalet çalışmıyor, sivil mahkeme ceza vermiyor, cezaevleri yol geçen
hanı. Tehdidin beynini bulamamışız. Vaktimiz yok, yıldırım savaşı
şeklinde yapacağız, ne lazımsa onu bulacağız, mevcut imkân ve yasaları
sonuna kadar kullanalım, idari tedbirleri hemen alıp icra edelim,
yasalar çıkartalım, psikolojik savaşa iyi bir kadroyla girelim.
Bunları söylüyorum askerlere, zabıtlarda var. Ve diyorum ki, demokratik
otoriteyi sağlamaya mecburuz. Silahlı Kuvvetlerimizin başarılı olması
lazımdır. Silahlı Kuvvetlerin başarılı olmaması halinde ne olacağını
düşünmek istemiyorum. Memleketimizde her şey kanun ve nizam hâkimiyetinin
sağlanmasına bağlıdır.
Bu sözler, sekiz ay sonra 12 Eylül beyannamesinde yer aldı, iyi
mi?
İşleyen devlet, temel hak ve hürriyetleri koruyan devlettir. Oysa
tablo bir felaket. Devlet boşluğu meydana gelmiş. Biz hükümet olarak,
ekonomik kısmında lazım gelen tedbirleri almışız, 24 Ocak 80 Kararlarından
söz ediyorum. Ama kanun, nizam hâkimiyeti bir türlü sağlanmamış."
Evren, 'Biz beceremedik' dedi
Kenan Evren 'Biz bu sıkıyönetim işini başarıya ulaştıramadık' diyerek
benden yeni yetkiler istedi. 'Yetmiyor' dedikleri yetkiler daha
sonra kâfi geldi. 12 Eylül de o yetkilerle yapıldı
12 Eylül durdurulabilir miydi?
Anayasa'yı kaldırıyor, Meclis'i kaldırıyor. Yani kendisinde bu kadar
kararlılık ve güç hisseden bir hareketi ben neyle durduracaktım?
Benim ikinci bir ordum yok ki, onunla durdurayım. Ve ancak bir şekilde
durur bu çeşit şeyler. Daha önce haber alırsın, kanuni muamele yaparsın.
Bir sene öncesinde bilgim olsa kanuni muamele yapardım.
Bir sene önceden miydi hazırlığı?
Bedrettin Demirel'in beyanı var. Diyor ki, 'Biz bunu bir sene önce
yapmalıydık'. Orgeneral, o zaman Akademiler kumandanı, 'Ama olgunlaşsın
diye bekledik' diyor. Bunu yapıyor, ama ben hükümetim, bana tek
bir suçlamada bulunmuyor. Çünkü kendisi biliyor: Ben, kendisine
'Ne istersen yapacağım' demişim.
Saklanan uyarı mektubu
Siz bunu dediğinizde talepte bulunmadılar mı? Yani daha öncesinde,
örneğin 4 Aralık'ta?
Uyarı mektubunu anlatayım sana. 1980 yılının birinci günü Köşk'ten
Deniz Yaveri telefon ediyor, "Sayın Cumhurbaşkanı sizinle görüşmek
istiyor" diyor. Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk, bana bir mektup
çıkarıp veriyor. Muhalefet liderine de veriyor daha sonra. 'Bu mektup
bana bir hafta önce geldi, fakat ben ne yapacağımı bilemedim. Yılbaşı
kutlamaları geçsin, sonra muameleye koyalım dedim' diyor. Ben diyorum
ki; 'Sayın cumhurbaşkanı, çok büyük bir sorumluluk yüklenmişsiniz.
Bir hafta süresince bir şey olsaydı, siz ne duruma düşerdiniz? Siz
sorumsuzsunuz. Bu sizin elinize geldiği gün onu bana vermeniz lazımdı.
Ben kasım ayının 20'sinde güvenoyu aldım. Aralık ayının 4'ünde 15
gün sonra sıkıyönetim komutanlarını topladım. 4 Aralık'tan bu yana
27 gün geçmiş. Benim güvenoyu aldığım günden bu yana 40 gün geçmiş.
Ben 40 günde uyarılmaya muhatap ne yaptım?
Yani mektup başta siz olmasanız, başkası da olsa o tarihte verilecekmiş,
öyle mi demek istiyorsunuz?
"Bu mektubun muhatabı ben olamam" dedim. "Evet"
dedi, "Bu mektubun muhatabı siz değilsiniz. Bu kamuoyuna uyarı".
Ben dedim ki, "Bu mektubu alır giderim, göreve devam edecek
miyim, etmeyecek miyim, düşünürüm". İki gün düşündükten sonra
gittim kendisine dedim ki, "Ben kuvvet komutanlarını çağıracağım.
Kendilerine 'Ne istiyorsunuz?' diye soracağım. Çağırdım Genelkurmay
Başkanı'nı. Kuvvet komutanlarıyla geldi, Başbakanlık Konutu'nda
oturduk. Dedim ki, "Bu mektubu anladık, bunun hedefi herhalde
ben değilim". "Hayır siz değilsiniz" dediler. Orgeneral
Kenan Evren bana aynen şunu söyledi: "Biz bu sıkıyönetimi başarıya
ulaştıramadık".
Bak bu çok önemli bir şey, çünkü hâlâ kan dökülüyor. "Olmadı"
dedi, "Yapamadık, bunaldık". Ben de dedim ki, "Sıkıyönetimden
başka müessese yok. Sizi bu bunalımdan çıkaracak olan nedir? Onu
söyleyin bana. Şu ana kadar benden ne istediniz de ben yapmadım?
Zaten 40 günlük bir mesaimiz var.
Yemek yedik, sonra ertesi gün bir daha toplandık aynı yerde. Biraz
daha konuştuk ve onların birtakım istekleri ve talepleri vardı "Bunları
yaparız" dedim ben. Yetki istiyorlardı, yetki kanunu istiyorlardı.
"Alırız yetkiyi Meclis'e gideriz" Ama yetkinin sınırlarını
da söyledim.
Ve 4 Aralık 1979'daki toplantıda söyledim. Dedim ki hükümet ağlama
duvarı değil, görevi devleti işletmek. Görev yapmayanlar gidecek,
yapanlar gelecek. Bu da benim işim. Görev yapılmamasına ve bugünkü
duruma mazeret tanımam. Ne isterseniz vereceğim, kanun isteyin kanun
vereyim.
Yalnız şunları istemeyin: Takrir-i sükûn, tehcir, İstiklal Mahkemesi
ve Dersim Kanunu istemeyin. Ama önce mevcut yasaları kullanalım.
Mevcut yetkileri iyi kullanmadılar. Önce mevcut yetkinizi kullanacaksınız.
Bir gün bir Amerikan Adalet Bakanı kürsüye çıkıp yeni yetkiler istiyor.
Bir vekil de çıkıp bir fıkrayla itiraz ediyor. Fıkra şu: Tom, Mary'ye
demiş ki, "Yanında ahtapot olmak istiyorum." Mary demiş
ki, "Ne yapacaksın ahtapot olup?" Tom, "O zaman sana
sekiz kolumla birden sarılırım." Mary cevap vermiş: "Sen
önce şu iki kolunla sarıl yeter".
Yetkilerinizi neden kullanmadınız? Bu sorunun cevabını hep beraber
bulmamız lazım.
Mevcut yetkilerden kullanmadıkları nelerdi?
Yetmiyor dedikleri yetkiler, daha sonra kâfi geldi, 12 Eylül de
o yetkilerle yapıldı. Yedi yıl sonra, benim yasağım kalktıktan sonra
Kenan Evren'e sordum: 11 Eylül ile 13 Eylül arasında bir gün geçti.
Yeni yetki yoktu, değişen neydi de kan hemen durdu? Neden mi böyle
oldu? Cevabı hâlâ yoktur.
Murat Yetkin, Radikal
11.09.2005
|