| |
28 Şubat döneminde herkes burnundan soluyordu. Askerlere dedim
ki, 'Siz sıkıntılarınızı bize söylerseniz çare bulabiliriz. Ama
siz böyle yapmıyorsunuz. Bir deklarasyon yayımlıyorsunuz, hükümeti
dağıtıyorsunuz, gelip kendiniz oturuyorsunuz'
Siz yıllar sonra cumhurbaşkanı olarak bir başka deneyimi daha yaşadınız;
bu defa hükümete müdahil olarak. 28 Şubat 1997 Milli Güvenlik Kurulu
öncesinde hep yazılan ancak içeriği pek açığa çıkmayan bir Genelkurmay
ziyaretiniz vardı. Toplantıyı siz mi istemiştiniz? Neler konuşuldu
orada?
Haftada bir defa cumhurbaşkanları Genelkurmay başkanıyla konuşur.
Askerler çok dürüst insanlardır. Söylediklerine dikkat etmek lazım,
iki manaya gelecek laf söylemezler, net konuşurlar. Türkiye'nin
o ortamında sivillerin rahatsız olduğu birtakım şeylerden askerin
rahatsız olmaması mümkün değil.
"Genelkurmay Başkanı (Orgeneral İsmail Hakkı Karadayı) haftalık
görüşmede rahatsızlıklarını ifade etti. "Rahatsızız, irticadan
endişemiz var, dün bir numaralı tehdit irtica değildi bugün irticadır"
dedi. "Sizi rahatsız eden hususlar nelerdir dedim. Çünkü ben
halkın önüne çıkıp 'Asker huzursuz' diyemem. Sizi rahatsız eden
şeyleri anlatın dedim. Ben nihayet Cumhurbaşkanı olarak Başkumandanlığın
temsilcisiyim.
Bir hafta içinde davet ettiler. 17 Ocak'ta Genelkurmay'a tek gittim.
Genelkurmay Başkanı vardı, İkinci Başkan vardı (Orgeneral Çevik
Bir), İstihbarat Dairesi Başkanı (Korgeneral Fevzi Türkeri) vardı.
İki general, iki de albay vardı. Bana rahatsız oldukları 55 konuyu
teker teker anlattılar. Dört saat sürdü. Kendilerine dedim ki, siz
bunları bana verin, ben bunları takip ettireyim. Bir bakayım, gözden
geçireyim, üzerinde durulması gerekenleri hükümete intikal ettirir
ve takip ederim, adım atıldığında mahcubiyet olmasın dedim.
Erbakan'a tam saha baskı
MGK'dan önce sayın Necmettin Erbakan'ın dikkatini çektim. Sonra
askere döndüm dedim ki, bu söylediğiniz şeylerin 30 kadarının üzerinde
durulamaz, yani somut değil. Bunların dışında 25 kadarının üzerinde
durulması gerekiyor, ben de bunları hükümete intikal ettirdim. Sonra
bir yazı yazdım Erbakan'a: "Bak kardeşim rahatsızlık var, rahatsızlık
şahsından değil. Sen Başbakansın. Ben sana bir hükümet kurma görevi
verirken senden şüphelenerek vermedim. Eşit haklara sahip bir siyasetçisin.
Ama bir yere gelmek başka bir iştir, o görevi iyi götürebilmek başka
bir iştir. Ben sana Cumhurbaşkanı olarak söylemiyorum, tecrübeli
bir insan olarak söylüyorum. Bunlar üzerinde bir dur. Başarı sadece
sana tabii bir şey değildir, başkalarını da hesaba katacaksın. Bunu
hesaba kat."
Sonra 28 Şubat günü geldi. Bunlar 28 Şubat toplantısına hazırlıklı
olarak, 18 maddelik bir tebliğle geldiler. Benim bir gün evvelden
haberim oldu. MGK Genel Sekreteri getirdi (Orgeneral İlhan Kılıç).
Başbakan yardımcısı Tansu Çiller'e dedim ki, askerlerle konuş, iyi
şeyler olmuyor burada. Yazılan şeylerin sertlik yaratacağını biliyorum.
MGK'da sert tartışmalar oldu. Karadayı yatıştırıcıydı, en sert Güven'di,
amiral (Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Güven Erkaya). Ağır şeyler
söyledi Erbakan'a. "Senin ağzından hiç Türk lafı çıkmadı"
gibi laflar söyledi. "Çok rahatsızız, irtica aldı yürüdü"
dedi. Erbakan dedi ki, "Ben Türk olmakla övünürüm, ben Kozanoğlu
ahfadından geliyorum" dedi. Maraşlı ya onlar.
Başbakan savunmaya geçmiş yani. Dokuz saati geçen bir toplantıydı.
Hep bu şekilde mi sürdü?
Sonra ben müdahale ettim. Beyannamede halkı rencide edecek ifadeler
vardı, onları düzelttirdim. Dindar insanları, karşıya almanın manası
yok.
28 Şubat'a postmodern hükümet darbesi diyenler oldu? Sizce de bir
darbe miydi?
Orada hükümet darbesi diye bir olay yoktu. Hükümet 18 Haziran'da
çekilmiştir. Yani, 3.5 ay sonra. Hiç itiraz olmadı ki hükümet kanadından,
hepsi imzaladı ve göreve devam etti. Bu bir darbe değildir. Bana
sorarsanız, orada tartışılanlar, tartışılmasa da ihtilal beyannamesi
haline gelse daha mı iyi idi?
Sizce 28 Şubat MGK toplantısı olmasaydı, bu işin sonu askerin yönetime
el koymasına gider miydi?
Giderdi demek mümkün değil, gitmezdi demek de mümkün değil. Herkes
burnundan soluyordu. Ben iki defa bu işe muhatap oldum sonra dedim
ki, "Siz sıkıntılarınızı bize söyleseniz, bizim görevimiz ona
çare bulmak. Bizimle gelip konuşsanız, biz bunların çaresini ararız
sizinle. Nihayet hükümet olarak veya diğer makamlarda bulamadığımız
çareyi Meclis'te gider ararız. Ama siz öyle yapmıyorsunuz, bir deklarasyon
yayımlıyorsunuz, Meclis'i kapatıyorsunuz, hükümeti dağıtıyorsunuz,
gelip kendiniz oturuyorsunuz. Yani mutlaka kendinizin idaresi şart
değil, bunun yapılmış olması şart". Bunları çeşitli zamanlarda
askerlerin hepsine dedim.
Dönemin Meclis Başkanı Mustafa Kalemli anılarında 'Asker 28 Şubat'ta
kışlanın kapısından döndü' diye yazdı. Sizce bu doğru mu?
Doğru. Doğru derken, sıkıntının derecesini gösteriyordu.
Müdahalelerin nedeni hep aynı
Türkiye'de rejim neden askeri müdahalelere açık sizce?
Türkiye'deki darbelerde, çekirdek iddianın ne olduğunu söyleyeyim:
Uçurumun kenarına geldik, 'hufre-i inkıraz' ve 'pençe-i izmihlal',
çöküşün pençesindeyiz. 1912 Balkan Harbi sonrasında yayımlanan Halaskâr
Zabitan Beyannamesi'nden. 27 Mayıs 1960 beyannamesinin birinci cümlesinde
de 1912'deki anlayış var. 12 Mart 1971'de de var. Devletin buraya
gelinceye kadar, yapılan eksiklikleri, düzeltme mekanizmaları yok
mu? Var. Onları işleteceksiniz. "Ülkemizin hâlâ içinde bulunduğu
hayati önemi haiz siyasi ekonomik ve sosyal sorunlar devlet ve milletimizi
tehdit eden boyutlara
ulaşmış ve bu hal devletimizi, Cumhuriyet tarihimizin en ağır buhranına
sürüklemiştir"; bu da 12 Eylül beyannamesinden.
Siz, birlikte yaptığımız bir televizyon programında, derin devleti
asker olarak tanımlamış, kökeninde de bu 1912 Halaskâr Zabitan hareketini
göstermiştiniz. Bunu neye dayandırıyorsunuz?
1912 beyannamesinin işlediği zamanı bilmek lazım. Bir Balkan faciası
var karşımızda. 500 sene oturduğunuz Balkanlar'da, Osmanlı orduları
çetelere mağlup olmuş. Adriyatik'den Meriç'e beş ayda elden çıkmış.
Makedonya gitmiş. Ordunun içine siyaset girmiş ve siyaset orduyu
tahrip etmiş. Üsteğmen kumandanını vurmuş, Şemsi Paşa hadisesi Manastır'da.
Resneli Niyazi diye birisi dağa çıkmış, dağa çıktı diye kahraman
ilan edilmiş. Osmanlı devletini parçalamak heves haline gelmiş.
Çeşitli etnik unsurlar var. İnfiradı anasır; bu etnik unsurların
dağılması hadisesi ile imparatorluk karşı karşıya. Bunun karşısındaki
kaygı da, acaba itilafı anasır yapabilir miyiz, bu unsurları bir
arada tutabilir miyiz?
Derin devletin izini 1912 koşullarında buluyorsunuz. Bu anlayışı
bir arada tutan ne?
Çökme korkusudur. O zaman askerler devlet çöküyor, sahip olan yok,
biz sahip olalım diyor. Çünkü en organize güç askerler. 1912, 1960,
1971 ve 1980 beyannamelerini okuduğun zaman,'Devlet çöküyor, memleket
batıyor' hep onu bulacaksın. Bu korkudan kendimizi kurtarmamız lazım.
Devletin, işlemesi, bu korkudan kendimizi kurtarmamıza bağlıdır.
Peki ama böyle bir tehlike varsa, bu korkudan kendimizi kurtarmamız
neye yarar. Kendimizi aldatmak olmaz mı?
Olur. Öyleyse bu korkudan kurtulurken, böyle bir tehlikeye karşı
da tedbirlerimizi almış olmamız lazım. Yalnız, devlet kendi güvenliği
için aldığı tedbirleri işletirken, halkına karşı zalim olmamalıdır.
Darbenin tek ilacı seçime gitmek
Rejimi müdahalelere kapalı hale getirmenin yolu yok mu?
Büyük bunalımlara çok boyutlu bakmak lazım. Türkiye sisteminde,
ihtiyaç duyulduğu zaman değişikliklere gidilemeyişi bunalımlara
sebep olmuştur. Meclis, Cumhurbaşkanı seçemiyor, Anayasa'yı değiştiremiyor,
kilitlenmiş. Seçime gidelim diyoruz, Meclis Komisyonu'nda iki profesör,
Muammer Aksoy ve Turhan Güneş, seçimin Anayasa'ya aykırı olduğunu
iddia ediyor.
Neden istenmiyordu seçim?
(CHP) Mevcut gücünü elde edemeyeceğini düşündü, edemezdi de. Meclis
halk tarafından sahiplenilmelidir. Bu halkın siyasi kompozisyonu
ile Meclis'inkinin mutabık olmasına bağlıdır. Yani halkın siyasi
kompozisyonu değişmiş, meclis değişmemiş duruyorsa, bu bunalım demektir.
Ve halk Meclis'ten kopacaktır. Meclis her haliyle otorite ve prestij
sahibi olmalıdır. Bunu sağladığımız takdirde, devletin işlemesi
kolay olacaktır. Meclis sadece kanun çıkaran bir yer olmakla yetmemeli,
orada ne konuşulduğu, ne denildiği halk tarafından takip edilmelidir.
Kötü yönetim ve hükümet krizi rejim zaafı olarak algılanmalıdır.
Çok kere büyük bunalımlarımızda kötü yönetim veya hükümet krizi,
rejimi zayıflatmıştır. Oysa rejim bunu düzeltecek çareye sahiptir,
bu çare seçimdir.
İngiliz örneği
İngiliz sisteminin gücü sayılan Avam Kamarası'nın seçilme kolaylığı
boşuna var değildir. 1976'da Belçika'da bir NATO toplantısında Başbakan
Harold Wilson ile yan yana oturuyoruz. "Ben seçime gideceğim"
dedi. "Seçime nasıl gidersin?" dedim. "Ben Kraliçe'ye
mektup yazıyorum ve bir ay içinde seçime gidiyorum" dedi. "Peki,
sormaz mısın kimseye, grubuna, partiye?" "Hayır"
dedi, "Kimseye sormam, danışırım ama, sormam. Kimseden karar
almam, parlamentodan da karar almam" dedi. "Peki, Kraliçe
yazdığın mektuba, şimdi zamanı değil derse?" "I didn't
understand Sir-Anlamıyorum efendim" dedi. Öyle bir şey hiç
olmamış ki...
İşleyen devlette ve işleyen demokraside ve itibarlı parlamentoda
en önemli unsuru parlamento kararına dayanmadan seçime gidebilmesinde
görüyorum. Türkiye'deki baş krizlerin sebebi bu. Bu kararı iktidar
partisinin başkanı verebilir. Veya cumhurbaşkanı verebilir. Seçimin
yenilenmesindeki zorluk giderilmedikçe, Türkiye Meclisi'ne itibarlı
gözle bakmaz. Çünkü halk kopuyor Meclis'ten. O zaman başlıyor siyaset,
siyasetçi düşmanlığına. Niçin bu düşmanlığı göğüslüyorsunuz? Sahip
odur, gidin halka.
Halkın Meclis'ten kopmasını bugün görüyor musunuz?
Halk Meclis'e çok sıcak bakmıyor zaten. Çünkü halkın yüzde 36 sı,
yüzde 66'yla temsil ediliyor. Halkın geriye kalan yüzde 64'ü yüzde
34'le temsil ediliyor. Türkiye serbest seçimi yapmayı öğrenmiştir.
Sıra, temsilde adaleti sağlamaya geldi. İşleyen demokrasi, işleyen
devletin en önemli şartıdır. İşleyen demokraside mutlaka halkın
katılımı lazım. Dört senede, beş senede bir defa seçim, işleyen
devleti sağlıklı götüremez. Ara seçimler, ye-rel seçimler, referandumlar
bulup mutlaka halkın nabzına gitmek lazımdır. Halk bir defa oy verdikten
sonra, tekrar sandık başına gelinceye kadar fikri değişmez diye
bir şey söylenemez. Onun için hür ve serbest seçimi zamanında yapmak
önemli, ihtiyaç zamanında yapılan seçimi çok önemsiyorum. Ve seçilecek
adama seçim kararı aldırmama yanlışlarını Türkiye gördü. Türkiye
Mart 60'ta seçime gidebilseydi 27 Mayıs olmazdı, Türkiye Temmuz
80'de seçim kararına gitseydi 12 Eylül olmazdı."
Farklı bir tablo
Demirel, seçimlerin zorlukları aşmanın aracı olarak kullanmasına
bir engel olarak da, halkın kullandığı oya sahip çıkmamasını görüyor
ve bu saptamasıyla şimdiye dek alışılagelenden farklı bir tablo
çiziyor: "Şimdi bizim Cumhuriyet döneminde tek parti tecrübemiz
var. Tek partiden çok partiye geçmişiz ama, çok partiyi yapamamışız.
Yapabilseydik, 14 Mayıs 1950'de yüzde 50'nin üstündeki halkın oyları,
27 Mayıs 1960'ta kendi ortaya çıkardığı kuruma, insanlara sahip
çıkabilirdi. Yapamamıştır. Ve 'çok parti' kendi kendini ezmiş. Buradaki
en önemli mesele de, iktidar el değişmiş, hanedandan millete geçmiş,
millet hakimiyetini kullanmış ama, ona sahip çıkma kabiliyetini
gösterememiş. 'Millet ne yapsaydı' filan diye, kimseyi suçlamıyorum.
Çünkü ülkede halkın bir kısmı 'genel oy'a karşı. Genel oyla kurulan
rejimlere karşı genel olarak.
Cahil çoğunluk!
Turhan Güneş (CHP'nin o dönem yöneticilerinden) 1973'te buraya,
bu odaya geldi. Halk Partisi bizden fazla oy aldığı zaman. Dedi
ki, "Biz şimdi inanıyoruz genel oya, şimdiye kadar inanmadık."
Türkiye'nin eliti, iktidar kasketlinin, çarıklının, onların temsilcilerinin
eline geçince bunu hazmetmemiştir. Yassıada yargılamaları sırasında
bir milletvekili hâkime dedi ki, 'Sen eğer beni cezalandırırsan,
milli idareyi cezalandırmış olursun'. Hâkim 'Senin tahsilin ne?'
diye sordu. "İlkokul" dedi. Hâkim, "Belli" dedi,
"Otur, cahil oy çoğunluğunun temsilcileri".
Bakın ben ondan sonra nelerle uğraştım? Buradaki elit olayı, sadece
askerle ilgili değil. Asker elitin parçasıdır. Türkiye'deki bunalımlar,
ya da bugünkü bunalımlara müdahale etmek suretiyle meydana gelen
durumlarda tek başına asker yoktur. Asker kendine mahsus kamuoyundan
muhakkak destek alacaktır.
Murat Yetkin, Radikal
12.09.2005
|