| |
Ben Mareşal Fevzi Çakmak'ın Savunma Bakanı'nın arkasında yürüdüğünü
hatırlamıyorum. Bu, Türkiye'de bir gelenektir. Ancak askerlerin
siyasi otoriteye bağlı olması Avrupa'da yanlış bir şey değilse burada
da olmayacaktır. Kimse alınmasın
Siz Bilgi Üniversitesi'ndeki konuşmanızda modern devlet, askeri
siyasetinemrine verebilen devlet olduğunu söylediniz. Bunu biraz
açar mısınız?
Bir ülke zorluklarla, bunalımlarla karşılaşabilir. Devletin bunalımları
aşacak tedbirleri düşünmemiş olması mümkün değildir. Bu tedbirleri
uygulayacak olan eli silahlı kişi, sivil idarenin emrinde bunu yapmak
yerine kendisi yapmak istiyor. Neden? Gelenek. Gelenek haline gelmiş,
bu bir kez olduğu zaman birden fazla oluyor.
Türkiye'de siyasetin emrinde mi asker?
Evet. Şu an da askerin siyasetin emrinde olmadığını söyleyecek hiçbir
emare yok. İç Hizmet Kanunu, koruma-kollamaya geldiği zaman, bana
göre koruma-kollama kararını da siyasi otoritenin vermesi lazım.
Bu haliyle olmaz.
Bugün Türkiye'de askerin, bütünüyle siyasi otoritenin altına girmesinin
koşulları var mı?
Var. Bu şarta bağlı değil, siyasi otorite meşru ise başka şart aramaz.
Siyasi otorite meşrudur, seçimle gelmiş bir otorite. Askerin siyasi
otoriteye tabi olması askeri küçültmez. Şanından bir şey eksiltmez.
Siyasete giriyor değil, asker bir profesyonel organizasyondur ve
tarafsızdır, iç politika da tarafsızdır. Asker bunu koruyacaktır.
Darbe yapan asker, siyasete girmiş sayılıyor. Siyasete giren asker,
hem siyaseti, hem idareyi hem de kendi kendini tahrip ediyor.
Genelkurmay Başkanlığı'nın Savunma Bakanlığı'na bağlanması taleplerine
nasıl bakıyorsunuz?
Ben Mareşal Fevzi Çakmak'ın Savunma Bakanı'nın arkasından yürüdüğünü
hatırlamıyorum. Cumhuriyet'in kurucuları, Kurtuluş Savaşı'nın kurucuları,
devletin ilk görevlileri olursa gayet tabii ki birtakım geleneklerimiz
böyle teşekkül edecektir, başka da bir yolumuz yok. Eninde sonunda
oraya gelinecektir. Avrupa Birliği'nde de, NATO'da da tek ülke Türkiye.
Eğer bu Avrupa da yanlış bir şey değilse, burada da yanlış bir şey
olmayacaktır. Hiç kimse alınmasın.
Darbeler devleti zayıflattı
Gelenek vurgusu yapıyorsunuz. Böyle bir gelenek neden ulus-devlet
modelindeki diğer Avrupa demokrasilerinde yok da, Türkiye'de var
sizce?
TSK'nın, yeni Türkiye Cumhuriyeti üzerinde, Atatürk'ün asker olması,
kurtarıcı olması, Cumhuriyet'i kurması sebebiyle, kendilerine göre
gözetme hakkı vardır. İç Hizmet Kanunu'nun 35. maddesi, 'Silahlı
Kuvvetler'in vazifesi Türk yurdunu ve Anayasa'yla tayin edilmiş
Türkiye Cumhuriyeti'ni korumak ve kollamaktır' diyor. Yalnız, bu
tehdidin ortaya çıktığını ve buna askeri bir tedbir alınması gerektiğine
kim karar verecek? Sıkıyönetim, veya olağanüstü hal lüzumlu hale
geldiği vakit bunu hükümet ilan ediyor, TBMM tasdik ediyor. Yani
Silahlı Kuvvetler, kendilerinden sıkıyönetim ilan etmiyorlar, olağanüstü
hal de ilan etmiyorlar. O zaman niçin kendilerinden devlete el koyuyorlar?
Devlete el koymadan idare etmek veya bu tehdidi devlete el koymadan
idare edilemeyecek duruma gelmeden önlemek mümkün değil mi? İşte
Türk devletinin yapamadığı bu.
Neden?
Her şeyin cevabı yok. Yapamadık bunu. Bunu nasıl yapacağını düşünmek
lazım. Türkiye mutlaka askerinin devlete el koymasına ihtiyaç olmadan
idare edebilmelidir. Türkiye'nin önüne koyduğumuz konu bu. Türkiye,
sivil idare, seçilmiş meclis, halkın referandumundan geçmiş anayasalar
ortadan kaldırılmadan yönetilebilmelidir.
Hükümet yönettiniz, cumhurbaşkanı oldunuz. Meclis, İç Hizmet Kanunu'nu
değiştiremez mi peki?
TBMM bu kanunu değiştirmeye yöneldi, yapamadı. Niye yapamadı? Çünkü
gücü yetmedi. TBMM kâfi derecede güçlü değil. Bu Meclis'teki kişilerle
alakalı değil, kurumla alakalı. 1960'ta gel kapat, 1980'de gel kapat.
1971'de gel yetkilerini yarıya indir, böyle bir meclisin hiç dokunulmamış
bir meclis kadar güçlü olması mümkün mü? Müdahaleler devleti güçsüzleştirmiştir.
Darbeler Türkiye'de seçilmiş idarelerin üstünde Demokles'in kılıcı
gibidir. Halkın meclise itibarını azaltmıştır. Neticede halk siyasetçiye
'bunların başına bir gün bir şey gelebilir' diye bakmaktadır. Bu
darbeler Türkiye'yi siyasi tecrübeden yoksun bırakmıştır. Yalnız
siyasi değil, idari kadroları da tarumar etmiştir.
Doğu toplumundan dönüşüm kolay değil
Türkiye'nin yönetilmesinin hep güç olageldiğini söylüyorsunuz öte
yandan. Bunun tek nedeni seçimlerin ihtiyaç doğduğunda yapılamaması,
ya da askeri müdahaleler mi?
Bugünkü iç ve dış sorunların hiçbirisi bugüne ait değil. Ülkenin
coğrafyası ve nüfusu büyük. Tarihten devraldığı sorunlar var. Coğrafyanın
yüklediği sorunlar var. Kıbrıs meselesinden tut da, Musul'a kadar.
Türk-Yunan münasebetlerindeki çelişkiler, adalar, bunlar hep tarihten
devralındı. Büyük bir Kurtuluş Savaşı sonrasında kurulan Cumhuriyet,
büyük bir siyasi ve sosyal bir transformasyon, bir devrimdir. Arkasında
bıraktığı tamamen bir Doğu toplumu, hedeflediği Batı toplumudur.
Cumhuriyeti deklare edebilirsin ama cumhuriyetçiyi nereden bulacaksın?
Hiç kimse zannetmesin ki, 600 yıl 'Padişahım çok yaşa' demiş bir
Müslüman toplumda bu kolaylıkla kabul edilebilir bir nesnedir. Cumhuriyet
beşinci neslini yetiştirdiği halde bugün irtica korkusu varsa veya
üniter devlet meselesinde birtakım itirazlar varsa, hepsi bu transformasyona
özeldir.
Milletin bir adı, dayandığı kütlesi, toprağı olmalı. Toprak var.
Kütle de var ama, homojen değil. Değişik ırklardan, inançlardan
gelen bir Türkiye. Bundan bir millet çıkaracaksınız ve bunun üstüne
bir ulus-devlet kuracaksınız. Gün gelecek insan hakları diye bir
olay çıkacak ve insan hakları tüm insanların kendi dilleriyle konuşmalarını,
kültürlerini korumalarını hatta azınlık sayılıp özel muamele görmelerini
ve hatta bağımsızlıklarını savunacaktır. İşte burada öyle bir yere
geliyorsunuz ki, Türklerin bugün karşılaştığı zorlukların büyük
bir kısmı geçmişinden devraldığı sorunlardır. Türkiye'nin idaresi
zordur, zor olmuştur diyorum.
İstikrardan söz etmek zor
Türkiye 12 kez sıkıyönetim ilan etmiş.
80 senenin 40 yılında sıkıyönetim ve olağanüstü hal ile yöneltilmiş,
29 isyanla karşılaşmış. PKK hareketi büyük bir kalkışmadır. 70'li
yıllarda anarşi tablosuyla 80-90'lı yıllarda da terör tablosuyla
karşı karşıya kalmışız. Yani hiç rahat, huzur yok. 1923'ten 2000'e
kadar 59 hükümet değişmiş, ortalama ömrü 1.32 sene. Buna istikrar
demek mümkün değil.
Hüner o ki, Cumhuriyet yıkılmadan bu bunalımları aşabilmişiz. Bütün
bunlara rağmen Türkiye 15'inci seçimini yapabilmiş. İğne ipliğini
dışarıdan alan Türkiye, bugün her şeyini üretebiliyor, müteşebbisini
yetiştirmiş, kişi başına milli gelir 6 bin dolara gelmiş. Kadını
toplum içine iyi sokmuş, ki eğitimin yüzde 50'si, adli hizmetlerin
yüzde 40'ı, üniversite profesörlerinin yüzde 23'ü kadın. Meclis'te
noksanlığımız var.
Ama bu 15'inci seçime gelinceye kadar Türkiye'de üç defa askeri
müdahale var. Üç askeri müdahale. 1960 müdahalesi, 71'de hükümete
müdahale, 1980'de yine. Türkiye'de bütün düşünürlerin devletin daha
istikrarlı hale gelmesi için ne yapılması gerektiğini düşünmeleri
lazım. Bu tabloyla çok gidemeyiz. Evvela Türkiye'yi yönetilebilir
hale getirmemiz lazım. Kendimizi korkulardan kurtarmamız lazım.
Bu korkular, Türkiye'de devletin işlemesine mani olan hususlardan
birisidir. Başta, "Devletimiz yıkılıverir" korkusu. Yıkılmama
kararlılığı, yıkılma korkusunu doğurmamalı. Bu vehimi yenmenin bir
tek çaresi vardır; laik, demokratik Türkiye Cumhuriyeti'nin etrafında
kenetlenmek.
ABD ve İngiltere daha hünerli
Başkanlık sistemiyle yönetilen ABD ile İngiltere, bunalımları aşmada
diğer devletlerden çok daha marifetli. Kurtarıcıyı sistemde değil
kişilerde arayan Avrupa devletleri ise ya Nazizme, ya komünizme
ya da faşizme kaydılar ve yıkıldılar...
Bunalımlar dönem dönem çok ülkede görülüyor. Bizde daha mı sık,
daha mı çok sarsıyor? Bunalımlarla başkaları nasıl başa çıkıyor?
Devletler bunalıma düşer, sonra ne olur? Ya bunu aşar, ya çok büyük
yalpalar, ya da yıkılır, çöker, dağılır. Son iki yüz sene zarfında,
devletler içerisinde iki tanesi bunalımları aşmada diğerlerinden
çok daha marifetlidir: Bunlardan biri Amerika, diğeri İngiltere'dir.
1940 ve 41'de Hitler'in bütün Avrupa'yı işgal etmiş olması, İngiliz
adalarını işgal kabiliyetine sahip olması karşında İngiltere'nin
gösterdiği direnç mucizedir. Bu dirençte İngiliz halkının büyük
rolü var. İngiliz sistemi işleyen bir sistemdir ve Avam Kamarası'na
dayalıdır. Avam Kamarası bence dünyanın en önemli siyasi kurumudur.
Burada halkın sorunları halkla birlikte konuşuluyor ve her şey konuşuluyor.
Hükümet kim olur diye en ufak bir endişe yok, işleyen rejim, istikrarın
teminatı.
İkincisi ABD enteresan bir memleket. Böyle büyük bir memleketin
yönetimi ibret dolu. Gerek eyalet sistemini bir arada tutan, gerekse
federal devleti işleten bana göre Kongre'dir. Orada da devletin
ruhu, Amerikan Kongresi'dir. Her büyük sıkıntı, zorluk orada konuşuluyor
karara bağlanıyor ve devletin işlemesinde müessir bir organ da başkanlık
sistemidir. İngiltere de aşağı yukarı başkanlık sistemidir. İngiltere'de
başbakan, başkan ruhundadır. Kraliçenin nazari, temsili bir rolü
vardır. Başbakan isterse bir an içinde seçime gidebilir. Kurtarıcıyı
sistemde değil kişide arayan Avrupa devletleri ise, Rusya'da komünizme,
Almanya'da Nazi idaresine ve İtalya'da faşizme kaydılar ve yıkıldılar.
Dünyaya yeni düzen
Avrupa Birliği hedefinin görünür hale gelmesiyle birlikte, Türkiye'de
ulus-devletin çözüleceği tartışmaları da başladı. Ulus-devletin
akıbeti nedir, nereye gidiyor?
Avrupa, 1648'de Westphalia anlaşmasıyla, iç harplerden, Papa ile
savaştan çıkınca, yeni bir devletler sistemi kurdu. Bu sistemdeki
devletlerin yalnız kendi milli menfaatleri istikametinde karar vermeleri
beklenir. Birbirleriyle mücadelede as-keri kudreti tehdit olarak
kullanabilirler. Birbirlerine savaş açabilir, ama içişlerine karışamazlar.
Egemenliği, siyasal, sosyal ve ülkesel hudutlarını etkin kontrolüyle,
hudutları içinde kanunlarını hâkim ve sükûnu muhafaza etmesiyle
ölçülür. Bu ulus-devlettir. Bu, 1918'e kadar sürdü. 1918'den sonra
bir Cemiyet-i Akvam, milletler birliği denemesiyle, ulus-devletin
bazı yetkileri kısılmak istendi ama, başarısız oldu. İkinci Dünya
Savaşı sonrası kurulan Birleşmiş Milletler'in şartı ise dünyaya
yeni bir düzen getirdi.
Ulus-devlette, eğer isterse savaş ilan edebilir diyor ya, burada
kimse savaş ilan edemez diyor. Kimse Birleşmiş Milletler tüzüğünün
39. ile 41. maddeleri arasında savaş ilanını ortadan kaldırıyor
ve barışı esas alıyor ve eğer savaşa sebep olacak bir durum varsa
o zaman nefis müdafaasını tanıyor ama, derhal BM Güvenlik Konseyi'nin
müdahalesine bağlı olarak. Gerek BM şartı ve gerekse İnsan Hakları
Evrensel Beyannamesi'ni imzalayanlar için. Bu ulus-devletin, uluslararası
devlete dönüşmesidir. 1990'larda Sovyetler Birliği'nin yıkılması
sonrasında ise, teknolojinin ve haberleşmenin gelişmesiyle hudutlar
geçirgen hale gelmeye başladı. Bir küreselleşme olayı geliyor, bu
küreselleşme olayı bütün bu şartları değiştiriyor, bunların icabı
yeni anlaşılmıştır, bunlara henüz uyulabilmiş değildir. Ulus-devlet
1648 sistemindeki fonksiyonunu da, vasıflarını da geniş çapta değiştirdi,
ulus-devlet evrensel devlet oldu, şimdi evrensel devlet küresel
devlete geçti. Küreselleşmenin içinde devlet, kendi fonksiyonlarını
yeniden gözden geçirmek zorundadır.
Her devlet istediğini yapamaz
Küreselleşmenin devlet yönetimine dayattığı değişiklik nedir?
Birincisi hukukun evrenselleşmesi. Yani dünyanın herhangi bir yerinde
BM üyesi olan bir devlet, 'Ben halkıma istediğim muameleyi yaparım
size ne' diyemez. Bugünkü sistem içerisinde BM'ye dahil olan dünya
halkları birbirine kefildir. İşte ulus-devletten evrensel devlete
geçişte dayanışma olayı budur. Devlet yine bağımsız ama, halklar
birbiriyle dayanışma içinde. Türkiye'de hiç anlaşılmış değil. Dünün
ulus-devleti, uluslararası arenayı çeşitli küresel aktörlerle paylaşıyor.
Çokuluslu kurumlar, hükümetler dışı kuruluşlar ve devletlerin ortak
çıkarlarını korumak üzere kurduğu uluslararası teşkilatlar. Kim
gibi? Avrupa Birliği gibi.
Değişen şartlara uyulmalı
Bir teşkilata girdiğiniz zaman ben ulus-devletim, egemenlik haklarımdan
fedakârlık etmem diyecekseniz buraya girmeyeceksiniz. Bu bir miktar
egemenlik haklarınızı tıraşlıyor ki o birliği meydana getirsin.
Asya Birliği (ASEAN) gibi bölgesel işbirliği teşkilatları, NATO
gibi güvenlik teşkilatları. Bunlara kendiniz gidip giriyorsunuz,
girdiğiniz zaman 1648 şartlarındaki ulus-devletin egemenlik vasıflarını
bir hayli tıraşlıyor. Ulus-devlet, bugün dünyanın içine girdiği
siyasi şartların ve küresel şartların icaplarına ayak uydurmayı
başarabilen devlettir.
Siyasi iktidarların geliş ve gidişleri bir kurala bağımlıysa ve
kuralın kökünde halkın rızası varsa ve bu kural işliyorsa bir ülkenin
aciz devlet olması için hiçbir sebep yok. Öyleyse BM'ye üye 192
ülke içinde 60 tanesinin 'failed state' (başarılı olamamış, aciz
devletler) gösterilme sebebi nedir? Bu yapılamıyor demektir. Bu
benim yorumum, 50 senelik tecrübe.
Murat Yetkin, Radikal
13.09.2005
|