ABD ile ilişkilere dikkat!

 

ABD, Almanya'da Merkel Fransa'da, Sarkozy ile çalışmak istiyor. İki liderin Türkiye ile ilgili tavrı, Ankara-Washington ilişkilerini daha önemli hale getiriyor. Türkiye harekete geçmeli

Berlin'de şu anda durum karışık gözüksede yakında yeni bir iktidar kurulacak. Angela Merkel'in liderliğin de oluşma ihtimali oldukça yüksek Hıristiyan Demokrat koalisyonun Türkiye politikası malum. 'İmtiyazlı ortaklık' kavramı, bütün belirsizliğine rağmen Türkiye ve Avrupa gündemine girmiş durumda. Teoride Türkiye-AB ilişkileri bundan hemen zarar görmeyebilir. Ancak yaşanacak ilk siyasi krizde Almanya'nın tavrı kimseyi şaşırtmayacak. Artık Almanya ile ilişkilerde çok daha zor bir döneme girdiğimiz kesin.
Bu durumda sürekli şikâyet etmek yerine biraz ufkumuzu genişletip Alman dış politikasının Atlantik ötesi yönleriyle ilgilenmeliyiz. Sürekli kendimize odaklı olduğumuz için Merkel'in ABD ile kurmak istediği yakınlık üzerine pek kafa yormuyoruz. Alman muhafazakârlarının ABD sevdası yeni bir gelişme değil. Geleneksel olarak Hıristiyan Demokratlar, SPD'ye oranla özellikle Willy Brandt ve Helmut Schmidt ekolüne kıyasla Washington'a hep daha sıcak bakmışlardır. Ancak bu sefer yakınlık bir adım öteye gidecek gibi gözüküyor. Nedeni oldukça ilginç. Merkel dindar kökenli bir Doğu Alman. Soğuk Savaşı baskıcı bir demir perde ülkesinde yaşamış. Rusça biliyor ve doğal olarak Rusya'ya özellikle KGB kökenli Putin'e şüpheyle bakıyor. Almanya ilk defa bu tip özelliklere sahip bir lider tarafından yönetilecek. Sonuçta Amerika tarihsel ve psikolojik nedenlerle Merkel'in gözünde Almanya için en önemli stratejik ortak olmaya aday.
Bütün bunlar ABD'nin gözünde son derece olumlu gelişmeler. Nedenleri hatırlatmakta yar var. Bush yönetimi Schröder'e hiçbir zaman tam olarak ısınmamıştı. Schröder 2002 seçim kampanyasını bütünüyle Irak odaklı bir anti-Amerikan söylem üzerine kurunca Washington-Berlin ilişkileri kırılma noktasına geldi. Ancak Irak'ta işler kötü gidince hesaplar değişti. Kitle imha silahlarının bulunamayışı ABD'yi çok zor durumda bıraktı. Bush yönetimi bu sefer İran konusunda gene bir transatlantik kriz çıkarmak istemedi ve geri adım attı. Avrupa çizgisine yanaşarak AB'nin Tahran ile diplomasi yolunu seçmesine destek verdi. Tahran ile müzakere eden AB üçlüsü içinde yer alan Almanya ile Bush yönetimi böylece pragmatik ve biraz da zoraki bir barışma dönemine girdi.

İki ülkenin arasına İran girdi
Fakat son birkaç hafta içinde Washington Schröder ile eski günleri tekrar hatırlar gibi oldu. Zira AB-İran müzakereleri raydan çıktı ve bu fırsattan istifade eden Schröder seçim kampanyasında gene Amerika'yı hedef almaya başladı. Ortada herhangi bir savaş planı yokken, sanki Bush yönetimi İran'a saldırı planları yapıyormuş havası yaratan Schröder'in tavrı Washington tarafından tipik bir siyasi oportünizm örneği olarak değerlendirildi. Sonuçta şurası kesin: Bush yönetimi yeni bir Almanya ile çalışmayı tercih ediyor.
Washington açısından Almanya için geçerli olan bütün düşünce ve dilekler Fransa için de geçerli. Fransa'nın Merkel'i şu anda Sarkozy olarak gözüküyor. Tıpkı Merkel gibi, Sarkozy'de ABD ile ilişkilere son derece önem veriyor. Zaten Sarkozy, Chirac ile arasındaki en önemli dış politika farkını Amerika ile yakınlaşma olarak ifade ediyor. Atlantisist çizgideki Sarkozy ABD'yi sadece bir stratejik ortak olarak değil, aynı zamanda Fransa'nın örnek alması gereken bir ekonomik model olarak görüyor. Bu açıdan bakınca Sarkozy'nin en geç bir iki yıl içinde Chirac'ın sağlık durumuna bağlı olarak bu süre daha da kısalabilir. Fransa'nın yeni başkanı seçilmesi ABD'nin çıkarları ile örtüşecektedir.
Bütün bunlar ne anlama gelmektedir? Gayet açık. Almanya ve Fransa kaçınılmaz olarak Amerika çizgisine yaklaşıyor. Aynı paralelde düşünen bir Washington-Berlin hattı şimdiden ortaya çıkmaya başladı. Transatlantik bağlar gittikçe güçlenecek. Türkiye'nin bu tabloyu bütün detaylarıyla çok iyi değerlendirmesi gerekiyor. Zira bu durumu lehimize çevirmek elimizde.
İlk bakışta Merkel ve Sarkozy'nin yükselişi Türkiye açısından doğal olarak negatif bir gelişme olarak değerlendirilebilir. Ancak şunu unutmamak gerek: Amerika ile iyi geçinmek isteyen bir Berlin-Paris ikilisi Washington'un çok önemsediği konularda hassas davranacaktır. Bütün sorun transatlantik denklem içinde kimin kimi daha çok etkileyeceği. Merkel ve Sarkozy kendi çıkarları açısından tutarlı bir şekilde Washington'a şunları söylecektir: Avrupa Birliği projesi krizdedir. Referandumlar sonrası AB'nin en ciddi sorunu 'genişleme' konusudur. Bırakın Türkiye'yi, AB henüz Doğu Avrupa'yı entegre etmek konusunda zorlanmaktadır ve ciddi bir bedel ödemektedir. Türkiye'nin üyeliği gibi çok daha çetrefilli bir konu 'imtiyazlı ortaklık' gibi ara formüller ve yaratıcılık gerektirmektedir. Aksi takdirde AB her yönüyle iflas edecektir.
İşler bu aşamaya geldiğinde Washington'un tepkisi transatlantik dinamikler açısından büyük önem kazanacaktır. ABD'nin Berlin ve Paris'i 'imtiyazlı ortaklık' formülünden vazgeçirmek için harcayacağı çabayı garanti görmek iki nedenle hatalıdır. Birincisi ABD'nin Türkiye lehine yapacağı lobi her şeyden önce Washington-Ankara ilişkilerinin seyrine endeksli olacaktır. Yani Türk-Amerikan ilişkilerinde olası pürüzler AB cephesinde hissedilecektir. İkincisi ABD için artık Türkiye kadar Ukrayna ve Gürcistan da önem kazanmaktadır. Her iki ülke de yakın bir süre sonra NATO ve AB'ye üyelik için başvuracaklar. Amerika'da güçlü lobileri olan Ukrayna ve Gürcistan bu başvurularda Washington'dan ciddi destek görecekler. Ancak bu durumda Washington kendini AB'den insafsızca talepkâr görebilir. Bu tip şartlar altında Berlin ve Fransa'nın "imtiyazlı ortaklıklar" fikri kaçınılmaz olarak daha gerçekçi olacaktır.
Bu gelişmeleri daha şimdiden görebilen Berlin ve Paris, eğer Washington'a 'Türkiye, Ukrayna, ve Gürcistan' üçlüsünü imtiyazlı ortaklar olarak AB'ye entegre edelim teklifini dile getirirlerse şaşırmayalım. Bu tip bir senaryoya hazırlıklı olmalıyız.

Ne yapmalı?
Peki Türkiye nasıl bir strateji izlemeli? Her şeyden önce ABD'nin AB üzerindeki etkisi yabana atılmamalı. Washington'un Türkiye lehine AB başkentlerinde diplomatik nezaket sınırları içinde baskı yapması bizim açımızdan bir şans. Bu lobi zaten hep geri tepmiştir demek son derece yanlış. Zira ABD'nin AB üzerindeki etkisini 1999 Helsinki zirvesinde gördük. Türkiye'yi dışlayan 1997 Lüksemburg zirvesinden 1999 Helsinki'ye giden yolda Washington her AB başkentinde lobi yaptı. 1997-1999 arasında AB'deki dinamiklerin lehimize değişmesinde ABD'nin bu çabaları, en azından Almanya'da Kohl'un gidip yerine Schröder'in gelmesi kadar etkili oldu. Bugün Almanya'da Kohl'un partisi tekrar iktidara gelirken ABD'nin önemini yeniden hatırlamakta sonsuz yarar var. Üstelik söz konusu transatlantik dinamikler Bush, Merkel, Sarkozy liderliğinde çok daha önem kazanacaktır.
Türkiye bu nedenlerle transatlantik gündemin nabzını çok daha sıkı tutmalıdır. Bu gündemin zaten yanıbaşımızda, Türkiye'nın sınırlarında olduğunu bazen gözden kaçırıyoruz. İran, Irak, Suriye ve tabii ki İsrail-Filistin meselesinde Türkiye makro ve mikro planda çok daha aktif olmalıdır. Makro planda, Irak'ta asker ve polis eğitimi gibi konulardan, İran-AB arasında tıkanmış olan nükleer enerji müzakere sürecinin tekrar canlandırılmasına kadar birçok alanda Ankara hedef büyütmeli ve inisiyatif almalıdır. Mikro planda ise TOBB'un Filistin'deki başarılı ekonomik girişimleri siyasi açıdan desteklenerek daha büyük ölçekte tekrar edilmelidir.
Öte yandan, bu alanlarda Türkiye'nin ciddiye alınması ve başarıya ulaşması ancak ve ancak kendi Kürt meselesine akılcı cözümler bulmasına bağlıdır. Aksi takdirde kendi etnik sorununa çare bulamamış bir ülkeden çevresine hayır gelmeyecektir. Bu nedenle AKP'nin Kürt sorunu konusunda içerdeki demokratik açılımı devam ettirirken gözünü bir yandan da Kuzey Irak'tan ayırmaması çok önemlidir. İçerdeki PKK provokasyonları Türkiye'yi kışkırtarak Kuzey Irak'a tek başına müdahale tuzağına düşürmeye yöneliktir. İçerde demokrasiden taviz vermeyen AKP bu tuzağa düşmeyeceğini zaten kanıtlamıştır. Dışarda ise PKK'ya yönelik en etkili girişim ise Talabani ve Barzani'yi Ankara'ya davet edip Kuzey Irak'ta ortak bir askeri plan önermek olacaktır.
Unutmayalım ki bütün bu alanlarda Türkiye'nın sergileyeceği vizyon ve cesaret her şeyden önce kendi siyasi ve ekonomik çıkarınadır. Bu tür açılımlar aynı zamanda Merkel ve Sarkozy gibi Türkiye'yi AB içinde ve ABD nezdinde marjinalize etmek isteyen güçlere en iyi cevap olacaktır.
İmtiyazlı ortaklık gibi konularda şimdiden kavga çıkarmak yerine, bölgemizde liderlik rolünü ciddiye almanın getirisi çok daha yüksek olacaktır.

Dr. Ömer Taşpınar: Brookings Enstitüsü Türkiye Programı Direktörü

Ömer Taşpınar, Radikal
21.09.2005