Bardakçı vakası...

 

İç yüzünü bildiğiniz kimi olaylara ilişkin kimi yazı ve değerlendirmelerdeki çarpıklık ve niyet insanı çileden çıkarır. Herkesin başına gelir, bizim de geliyor.

Hürriyet Gazetesi'nin popüler tarih yazarı Murat Bardakçı hafta sonu yapılan Ermeni sempozyumu hakkında "tarihçi ve gazeteci sıfatı"yla atıp tutuyor, şöyle diyordu:

"Konferansa dinleyici olarak davet edilenler arasında vardım ama gitmemeyi tercih ettim, fakat içeride konuşulanlardan anında haberdar oldum ve söylenenlerin mahiyetini öğrenince de, gitmemekle iyi yaptığımı, vakit kaybetmediğimi öğrendim..."

"Vakit kaybetmek" ifadesinin içerdiği yargı hiç iç açı değil, bundan başlayalım...

Aslında, iddiası üzere bir tarihçi olarak Bardakçı'nın bu toplantıya katılması, orada neler söylendiğini, nasıl söylendiğini yakından takip etmesi, hatta gerekirse itirazlarını Hürriyet sayfalarının ardına sığınmadan canlı kanlı yapabilmesi için iyi bir fırsat olurdu.

Ama tercihi yine de anlaşılabilir Bardakçı'nın...

İsimlerinin böyle bir toplantıya katılacaklar arasında yer alma ihtimali kimilerinin uykularını kaçırıp, anksiyetelerini arttırabilir. Bunu yıllardır ince ince dokudukları mevcut dengelerine yönelik bir tehdit olarak algılayabilirler. Sistemle iç içe şekillenen, günümüz sorunlarını dünden yola çakarak asayiş gözlüğüyle tanımlamayı iş edinen "farklı ve belgeci tarihçi" gibi sıfatlarını riske atacak bir durum olarak görebilirler...

Bardakı'çının durumunun bu olduğunu sanmıyoruz.

Ama yine de kuşku duymadan edemiyor insan...

Zira bazen ve bazıları için sadece konuşmak değil, yürümenin, durmanın, bakmanın bile cesaret istediğini yaşayarak görmüş olanlardınız.

Evet tercih anlaşılabilir...

Anlaşılmaz olan Bardakçı'nın katılmadığı bir toplantıda, biz katılanların bile çeşitliliği, veri bolluğu, tartışmaları içinde zihinsel olarak oradan oraya koşturduğumuz, kimi zaman kimi söylenenleri atladığımız bir tebliğler serisini, kendisine aktarılanlarla anında takip edebilmesi, bir çırpıda öğrenebilmiş ve anlayabilmiş olması...

Bu yoğun izleme faaliyeti sonrası toplantıya yönelik yaptığı tanım şu:

"Romancı, yayıncı, filolog, ekonomist yahut sosyolog gibisinden meslek gruplarına mensup olan ve 1915 olayları hakkında söz söyleyebilmek için mutlaka gidilmesi gereken yerlerin başında gelen Osmanlı Arşivleri'nden içeriye adımlarını bir defa bile atmamış olan katılımcılar ortaya tek bir belge koyamamış, 'aydın' olma iddiasıyla sadece láf etmişlerdi..."

Külliyen yanlış...

Zira konuşmacıların yarısından fazlası profesyonel tarihçiydi. En gençleri Fuat Dündar'dan en yaşlıları Mete Tuncay'a kadar hepsi arşiv ustası ve arşivlerden hareketle tebliğ veren uzmanlardı...

Demek ki Bardakçı hiçbir şey anlayamamış ya da anlamak istememiş...

Toplantının içeriğine yönelik özeti ise şu:

"Mâlum konferansta suçlama, söylenti ve boş lâf cinsinden her şey mevcuttu ama böyle bir toplantıda en fazla gerekli olan şey ortada görünmüyordu: Belge..."

Külliyen çarpık...

Zira konferansa bir dizi belge sunuldu. Daha önemlisi toplantı Bardakçı'nın sandığı gibi soykırım iddialarını doğrulama ya da yanlışlama peşinde değildi. Hedef ve yapılan o dönemi tüm dinamikleriyle, önü ve arkasıyla, olayları, nedenleri ve sonuçlarıyla tartışmaktı... Toplantıda buna ilişkin belge ve analiz zenginliği olabilecek en üst düzeydeydi.

Ben tarihçi değilim, ama bu, şu kadarını bilmeme ve söylememe engel değil:

Belgeleri ve olayları arka arkaya yığmakla tarihçi olunmaz. Tarihçilik belli bir yöntem, sistematik bir bilgi birikimi ve bakış açısı gerektirir. Belgeleri ya da verileri doğrulayabilecek, belli bir çerçeve içinde anlamlandırabilecek bir donanım icap ettirir. Tarihçilik her şeyden önce tarihe bakmayı "bilmek" demektir.

Sorun işte bu...
Bardakçı'nın anlamadığı ve olmadığı da bu...
Kanıt mı?
Yarına

Ali Bayramoğlu, Yeni Şafak
28.09.2005