| |
Karşısında çaresiz boyun eğdiğimiz güçler her zaman olmuştur. Buna
alışarak, zamanla yadırgamayı unutarak, giderek unutmayanları yadırgayarak
yaşar gideriz. Hayatımızın dokunulmazlarının değişmesi çok uzun
zaman alır. Ama henüz dokunulmazsız kalmadık. Şu aralar, AB karşısında
kurnazlıkla mahcubiyet karışımı bir duyguyla kızarmış yüzümüzü hep
yargıya dönüyoruz. Başbakanımız bile orta yerde yargıdan yaka silkiyor,
ama öte yandan bağımsız yargı karşısında boynumuzun kıldan ince
olduğunu hatırlatıyor dünya âleme.
Yargımızı kader prangası olarak taşıyoruz boynumuzda.
İşkencecilerin, üniformalı katillerin ebedi dokunulmazlığı karşısında
çok isyan etmişliğimiz var. Bu yüzden vatan haini, marjinal, terörist
ve benzeri yaftalarla onurlandırıldık.
Asabi olduk. Örtbas edilmiş onca zulüm üstünde otururken vicdanı
uslu kalanları anlamakta zorlanıyoruz. Okur tekrardan bezse de biz
yılmıyoruz.
Uğur Kaymaz'ı hatırlar mısınız? Mardin'in Kızıltepe ilçesinde babası
Ahmet'le birlikte evinin kapısı önünde güvenlik güçlerince kurşuna
dizilen çocuğu? Onu ve babasını vuran polislerin olay çıkmasın diye
Eskişehir'de görülen davasında olanları hatırlıyor musunuz? 20 Temmuz'da
görülen ilk duruşma sırasında bir grup, davayı izlemeye gelenlere
taşla sopayla saldırmış, çok sayıda kişi de yaralanmıştı. MHP, olayları
organize etmekle suçlanmış, Bahçeli çıkıp saldırganların MHP'li
olmadığını söylemiş, MHP il teşkilatıysa "Sadece biz değildik,
halk da vardı" açıklamasında bulunmuştu. Şimdi, yalnız 'Gündem'
de okuyoruz. Davanın görüleceği 24 Ekim'e birkaç gün kala, yerel
bir gazeteye röportaj veren MHP İl Başkanı Beytullah Asil, "Ben
inanıyorum ki aynı manzaranın bundan sonraki davada da tekrarlanması
durumunda, aziz Eskişehir halkı ve çocukları, bölücü örgüt yandaşlarına
müsaade etmeyeceklerdir" diyor. Orada yaralanan vatandaşların
masum olmadığını iddia edebiliyor. 'Bu milletin çocukları'nın linççi,
saldırgan gösterilmelerine tahammül edemediğini söylüyor. Halkı
ve yandaşlarını Uğur ve babasının yakınlarına karşı kışkırtıyor.
Yargı üstünde baskı kurmaya yönelik bu tavır, bize 24 Ekim'de Eskişehir'de
olacaklar üstüne bir fikir veriyor.
Birtan'ın katilleri
Pekiyi Birtan Altunbaş'ın 1991 yılında gözaltında ölümüyle ilgili
davayı izleyebildiniz mi? Birkaç ay içinde 15 yılını dolduracak
olan bu davanın her aşamasından size ibretlik fotograflar sunabilirim.
Bu süre içinde sanıklardan dördü beraat etti. Sanıklardan bazılarına,
kamu görevlisi olmalarına rağmen bir türlü ulaşılamıyordu. Savcılık,
birkaç yıl önce işkenceyi bir kez daha tespit etmiş ancak cezada
"Öldürme kastı yoktur. Ölüme yol açan işkenceyi de hangisinin
yaptığı belirlenememiştir" muhteşem gerekçesiyle indirim yapmıştı.
Ceza indirimiyle başı okşanan kamu görevlisi sanıklar, duruşmalara
gelmeyerek, sürekli kaçarak davayı zamanaşımına sokmak için epeyi
uğraşmıştı. Avukatlarının özlü sözlerinden birini kaydetmişim: "Maktul
de Türkiye Cumhuriyeti'nin evladı. O yüzden elbette hak gaspı söz
konusuysa, bunun ortaya çıkarılması gerekir. Diğer tarafta suçlanan
polis memurları var. Bu kişiler, kendi nefisleri için değil, ne
yapmışlarsa devletin çıkarları için yapmışlardır. Yapılanlar, hukuka
aykırı olarak değil, Türkiye Cumhuriyeti'nin varlığı için yapılmıştır."
İşkenceci avukatının bu savunması, kimsenin hiçbir şekilde yadırgayacağı
bir gerekçelendirme işlemi değil. Bu tür 'iş kazaları' sonrası çıkıp
'Kendim için öldürdüysem namerdim. Her şey vatan için' diye gururla
haykıran çok katil gördük.
Onlar da kimilerine göre bu vatanın şerefli evlatları, biliyorsunuz.
Geçen gün o şeref zanlılarından birkaçı olayı ayrıntılarıyla takip
etmeyenleri şaşırttı. Sanıklardan, daha önceki duruşmalar için 'kendilerine
ulaşılamayan' emekli polis memurları Ahmet Baştan ve Süleyman Sinkil,
mahkemeye birer ifade metni göndererek Altunbaş'ın öldürülmesini
üstlendiler.
Bu arada, Altunbaş'ın sorgusunda diğer sanıkların bulunmadığını
söylediler. Davacı avukatı Oya Aydın, bize şaşıracak bir şey yok,
diyor. Vicdan azabına dayanamayarak sonunda cinayetlerini itiraf
etmiş 'insan' söz konusu değil. Aydın, sanıkların itiraf ifadelerinin
"şu an nüfuzlu durumda olan diğer sanıkları kurtarmaya yönelik
olduğunu iddia ediyor: "Birer ifade mektubu göndermişler. 'Vicdan
azabı duyuyoruz. Sorguda ikimiz vardık. Altunbaş kendini sağa sola
çarpıp küfrettiği için müdahale ettik. İşimizi yaptık. Sanıklardan
İbrahim Dedeoğlu bizimle değildi. Buna dönemin emniyet müdürü Hasan
Özdemir de tanıktır. Altunbaş, Gülhane Askeri Tıp Akademisi'ne kaldırıldığında,
Dedeoğlu savcı Nuh Mete Yüksel'le birlikte geldi. Diğer sanıklar
sorguda yoktu' diyorlar. Bu iki ayrı ifadenin avukat tarafından
yazdırıldığı çok açık. Dilleri çok benzer; sanki tek kalemden çıkmış
gibi." Şimdi başkomiser olan, dönemin Terörle Mücadele Şubesi'nde
Dev-Sol sorgu timinin şefi olan Dedeoğlu, daha önceki ifadesinde
Altunbaş için 'örgütün kandırdığı bir çocuktu; onu ikna etmeye çalıştık'
diyerek zımnen sorguda bulunduğunu ortaya koymuştu. Ahmet Baştan'sa
ilk savunmasında 'Ben sorguda yoktum, Altunbaş'ı diğer dört kişi
sorguladı' demişti.
Mafya dizilerinden artık bütün millet aşina: zor geçitlerde küçükleri
kurban etmek elzemdir. Amerikan Dışişleri'nin bile adını anarak
işaret ettiği Birtan Altunbaş davasının artık çözüme ulaştırılması
gerekiyor. Gönül istemez, yargı nazlanır ya, bu çocuğun öldürülmesinin
hesabını yalandan çıkarıvermekte yarar var. Büyükleri korumak adına
birkaç küçük, bir azap hikâyesiyle yolcu ediliverir. İçerideki rahatları
nasılsa sağlanacaktır.
Neden işlemiyor?
Türkiye İnsan Hakları Vakfı Genel Başkanı Yavuz Önen, Bianet'e verdiği
demeçte, Altunbaş davasının "işkencecilerin dokunulmazlığının,
koruma altında olduğunun çok önemli bir örneği" olduğunu söylüyor:
"Bu yalnız hükümetin politikası değil, yargı mekanizmasının
politikasını da gösteriyor."
İHD Genel Başkanı Yusuf Alataş'sa, "İHD olarak sadece Altunbaş
davası değil, 51 işkence davasını takip ediyoruz. Bunlardan edindiğimiz
ortak izlenim şu: sadece Altunbaş davasına özgü değil. Türkiye'de
halen işkencecilerle ilgili cezasızlık anlayışı var. Alataş'a göre
işkencecilerin dokunulmazlığı şu süreçlerle sağlanıyor:
1. İlk soruşturma sırasında, savcılar dahil, soruşturmayı yürüten
kamu görevlileri tarafından korunuyorlar.
2. Mahkemeler onlara daha 'anlayışlı' davranıyor.
3. Kişilerin çalıştığı kamu kurumları, işkence davalarında mahkemelerle
işbirliği yapmıyor. Örneğin sanığa davet gönderiliyor. Kamu görevlilerine
ulaşamamak mümkün olmadığı halde onlara 'ulaşılamıyor', 'tebligat
yapılamıyor'.
4. Tebligat memurları da dahil olmak üzere, kamu görevlileri, uluslararası
hukuka göre insanlık suçu işleyen işkencecileri 'devleti için fedakârlık
yapmış kamu görevlisi' olarak görüyor. Aynı sorun Altunbaş davasında
da yaşandı. Tebligat yapılamıyor.
5. İşken-ceden ceza verilmesi gerekirken kötü muameleden ceza veriliyor.
Sanık lehine ne kadar zorlama yorum varsa, devreye giriyor. Davalar
Yargıtay'da kamuoyunun da baskısıyla farklı şekilde sonuçlansa bile,
genellikle ya zamanaşımıyla, ya beraatle ya da işkence dışı bir
suçtan, örneğin kötü muameleden ceza verilmesiyle sonuçlanıyor.
6. İşkence mağdurları yıldırılıyor. İşkenceyle ilgili suç duyurusunda
bulunanlara, karşı suçlama getiriliyor. Kamu görevlilerine karşı
koymakla, örgüt üyeliğiyle, örgüte yataklıkla suçlanıyorlar.
En önemlisi, Yavuz Önenin, işkence davalarında artık zamanaşımının
olmamasının tek başına bir çözüm olmadığı konusundaki uyarısı. "Zamanaşımı
olmasa da, davalar 20-30 yıl sürebilir.
Önemli olan, işkence davalarının belli bir süre içinde sonuçlandırılmasının
yasal olarak zorunlu kılınması. Adalet kısa sürede tecelli ederse,
hem emsal olur hem de caydırıcı olur."
Yıldırım Türker, Radikal
17.10.2005
|