|
Hakkında yolsuzluk dâvâsı açılan Van Üniversitesi Rektörü Prof.
Yücel Aşkın tutuklandı. Gazete ve televizyonlar günlerdir bu konuyu
işliyor. Yazı ve yorumların çoğu tek noktaya odaklanmış görünüyor:
“Rektör Aşkın çağdaş bir rektördü, üniversiteyi tarikatlardan temizledi.”
Bu durumda da, rektörün başına gelenler derhal ‘politika’ ile irtibatlanıyor.
Biri şunu da söylemiş: “Prof. Aşkın’ı savunmak Cumhuriyet’i savunmaktır.”
Denklem böyle kurulduğunda da, kimse kimseden geri kalacak değil
ya, CHP’den YÖK’e bir dizi kurum ile Oktay Ekşi’den Haluk Şahin’e
konulara aynı ideolojik gözlükle bakan nice kalem, ‘savunma’ görevini
derhal üstleniverdi.
Konunun iki önemli yönü var: Rektörün kaçma ihtimali zayıf olduğu
halde tutuklanıp cezaevine konması bir yön; bir diğer yön de, bazılarının
hemen dışa vurduğu ‘Üç silâhşorlar mantığı’ ile “Birimiz hepimiz,
hepimiz birimiz için” dayanışması... Vahim sonuçlar doğurabilecek
yanlış davranışlar bunlar...
Dâvâsı henüz görülmediği ve hakkında kesinleşmiş bir karar bulunmadığı
için, Prof. Aşkın’a hiç kimsenin ‘suçlu’ muamelesi yapmaması gerekir.
Toplum içerisinde ‘saygın’ bir konumu bulunduğunu göz önünde tutarak
kendisine en nâzik biçimde davranılmalıdır. ‘Örgütlü suç’ kapsamına
sokularak tutuklanması yargı usulüne uygun olabilir; ancak başka
hiç kimsenin suçlanmadığı bir dâvâyı ‘örgütlü’ hale getirdiğinizde
kuşkucu soruları hak edersiniz.
İşin bu yönü elbette önemli; ancak bağımsız yargı, bir yanlışlık
yapıldıysa, kendi kuralları içerisinde sorunu çözer: Tutukluluğa
bir üst mahkeme nezdinde itiraz edilir, işlem yanlışsa, sanığın
tutukluluk hali kaldırılır... (Hakkında ‘yolsuzluk’ iddiası bulunan
bir rektörün, soruşturmayı kolaylaştırmak ve dâvâ sürecini şâibeden
kurtarmak için, aklanıncaya kadar YÖK tarafından görevden uzaklaştırılması
gerekmez miydi? Savcıyı sanığın tutuklanması noktasına götüren YÖK’ün
görevini yapmaması olmasın?)
Esas önemli olan, CHP’den YÖK’e pek çok kurumun, değişik uğraş
alanından sivil toplum yöneticisinin, medyada köşeleri tutmuş isimlerin
sergilediği ‘Üç silâhşorlar’ mantığı... “Prof. Aşkın’ı savunmak
Cumhuriyet’i savunmaktır” dediğinizde ve tepkinizi bu ölçüye göre
verdiğinizde, bazı kişilerin ‘dokunulmaz’ olduğunu ilân etmiş olursunuz.
Eşyanın tabiatı budur: Bir tür ‘dokunulmazlık’ zırhına büründürdüğünüz
kişiyi yasak meyvaya dokunma dürtüsü esir alır...
İnsanoğlunun yasağa karşı eğilimi vardır; onu yanlıştan uzak tutan
yalnızca kendi vicdanı değil, toplumun kurallarıdır da. Yasalar
o kuralların en önemli bölümünü teşkil eder. Kişileri ‘kutsal’ ile
irtibatlandırdığınızda (“Onu korumak Cumhuriyet’i korumaktır” cümlesi
öyle bir irtibat kuruyor), yanlışı kendi elinizle teşvik etmiş olursunuz.
Demokrasi-dışı rejimlerde, yönetici sınıftan insanların yolsuzluklara
bulaşması, cinayeti bile göze alması, statüsünün ‘yargı-üstü’ olması
sebebiyledir. Saddam Hüseyin’in oğlu, “Uday’ı korumak Saddam’ı,
Saddam’ı korumak ise devleti korumaktır” denklemi yüzünden o cürümleri
işleyebildi.
Türkiye’de yaşanan kural-dışı müdahalelerin hesabı görülmediği
için ayrıntıları bilinmese de, darbe dönemlerinde pek çok yanlışlıkların
işlendiğine hiç kuşkumuz yok. Son örnekler, bazılarının kendilerini
Cumhuriyet ile irtibatlamasını getiren 28 Şubat sürecinde yaşandı;
o dönemin simge isimlerinin bir bölümü, işgal ettikleri güçlü konumları,
yanlış işlere bulaşmada kullanabildiler.
Rektör Aşkın usule aykırı tutuklanmışsa, telâfisi mümkün bu işlemin
zararı tek kişiyedir; ancak gücünü yanlış işlerde kullandıysa ve
sırf konumu sebebiyle kendisine arka çıkılıyorsa, bunun zararı bütün
toplumadır ve böyle bir yanlışın telâfisi de mümkün değildir.
Doğru olan, yargı sürecine hiçbir biçimde müdahale edilmemesi değil
midir? Bekleyelim bakalım, bağımsız yargı nasıl bir sonuca varacak?
Fehmi Koru, Yeni Şafak
20.10.2005
|