| |
Kapanan Türkiye Komünist Partisi’nin son Genel Sekreteri Nabi Yağcı,
Türkiye’nin AB adımıyla tarihin trenini ilk kez yakaladığını düşünüyor.
Yağcı, 'AB’yi istemeyenlere soruyorum. Ne istiyorsunuz? Sınırları
çevrilmiş, kapanmış bir Türkiye mi? Bu yok olmak demektir' diyor.
12 Eylüller'e güle güle
Türkiye Avrupa Birliği yolunda kritik bir virajı 3 Ekim’de aştı.
Bunun Türkiye için önemi nedir?
Basını izlediğimizde görüyorum, AB’ye karşı olan da yandaş olan
da 3 Ekim’in bu süreçte çok önemli bir dönüm noktası olduğunda artık
hemfikir. 3 Ekim’in asıl önemli tarafı AB kriterlerinin bir devlet
politikası olarak kabul edilmesidir. Türkiye’nin Ek Protokol ile
birlikte Müzakere Çerçevesi’ni artık her hangi bir hükümetin tasarrufu
ve iradesi olarak değil, AKP Hükümeti’nin de değil, T.C Devleti’nin
temel yönelimi ve iradesi olarak kabul etmiş olmasıdır. Bu nedenle
sivil otorite yerine askeri otoritenin ya da falanca hükümet yerine
filancanın gelmesi Türkiye’nin temel yönelimini değiştiremeyecektir.
İşte bu nedenle diyorum ki 12 Eylül’ler ve 28 Şubatlar güle güle.
Elbette demokrasi güçlerinin aktif katılımının ve bekçiliğinin önemi
hiç bir zaman azalmayacak, tersine artacaktır. Hükümet bu örgütleri
bir biçimde müzakere sürecinin tarafı yapmak ve mutabakatlar yaratmak
zorundadır. İşin en zor tarafı da budur. Bu nedenledir ki reformların
uygulanmasına direnecek çevrelere karşı, ki bu AKP’nin kendi içinde
de çıkabilir, reformları savunacak demokrasi için muhalefete daha
fazla gerek vardır, sola daha fazla gerek olacaktır.
Sizce AB’nin Türkiye için nasıl bir anlamı var ?
AB benim açımdan getirecekleri dışında anlamlar da ifade ediyor.
Her şeyden önce Türkiye’nin bulunduğu siyasi coğrafyada çok büyük
tehlikelerle karşı karşıya olduğunu düşünüyorum. Büyük bir ülke
Türkiye, büyük avantajlarımız var, ekonomik olarak da siyasi olarak
da. Uluslararası arenada böyle bir ülkeyi dış karışma olmaksızın
kendi başına bırakmaları mümkün değil. Dış karışma birçok yönden
olacak. Bu durumda Türkiye’nin demokratik bir istikrar içinde olabilmesi,
gerçekten istikrarlı bir limana yanaşmakla mümkün. Asgari demokratik
istikrar için Avrupa Birliği diyorum. Dün demokrasi olmadığı için
dayak yemişseniz ve dayağın acısını da unutmamışsanız, yine önce
AB demek gerek.
Demokrasi olmadığı için en fazla dayak yiyen kesimlerden biri soldu.
Ama AB’ye en fazla karşı ses de oradan çıkıyor. Sol o dayaklardan
ders çıkaramadı mı diyorsunuz?
Demek ki dayak yemekle öğrenemiyor insan! Belki de dayak yemezse
kendini sol hissedemiyor. Olanı değil de olmasını istediğinizi görüyorsanız,
gerçeği kaçırıyorsunuz. Sol böyle. “Emperyalist blok” dediğinizde,
mesele hemen çözülüyor! Daha iyimser bakanlar ise biz emeğin Avrupası’nı
istiyoruz, diyorlar. Tamam bu anlaşılabilir fakat o zaman da, ben
AB’ye karşıyım anlamı çıkmaz buradan. AB’ye girelim, emeğin Avrupası
için mücadele edelim o zaman. “Hayır” diyorlar. O zaman emeğin birliği
Avrupası’nı oluşturalım, ama onun içinde yer alarak yapalım bunu,
hani biz enternasyonalisttik, hani dünyaya açılıyorduk diyorum o
zaman da. Mantıken açıklanır tarafları yok bunun.
Siz 1990’lı yılların başlarında “emperyalizm çağı bitti, globalizm
çağı başladı” diyordunuz. Ekonomideki değişimin geldiği nokta nedir?
Ben bunu cezaevindeyken söylemeye başlamıştım. “Emperyalizm çağı
bitti, Leninizm aşıldı” diye. O zaman bizim arkadaşlar hala Marksizm-Leninizm
tanımlamasını kullanıyordu. Fakat içeride düşündüm ve dört döndüm
bunu söyleyip söylememeyi. Söylemediğiniz zaman bütün söyledikleriniz
eklektik kalıyor, yerine oturmuyor, söylenince de kıyamet kopacağını
biliyordum ama söylenmesi lazımdı ve söyledik. Süreç hala devam
ediyor.
Ekonomideki bu değişimi nasıl izlediniz?
Değişim rüzgârları estiği zamanda bizim dışarıda olmamız büyük bir
şans oldu. Fırtınanın içinde olmakla, fırtınayı televizyondan izlemek
farklı bir şeydir. O fırtınanın, değişimin kokusunu alıyorsunuz.
Avrupa’da yer yerinden oynadı o tarihlerde. Soğuk savaşın bitimine
doğru olan tarihten söz ediyorum, yani 80’li yıllardan. Gorbaçov’un
Sovyetlerin başında olduğu zamanlar büyük bir beyin fırtınası oldu.
Söylenen şeylerden çok, yeni düşünmek gereğinin ortaya çıkması önemliydi.
Yani eskisi gibi düşünememek...
Bu sürece nasıl gelindi?
Bütün o süreç şu slogan ya da saptamalarda toplanıyordu: Biri “dünyada
karşılıklı bağımlılık” kavramıydı. Bu kavram, bütün uluslararası
ilişkilerde köklü bir değişimi getiriyordu. Diğeri “her şeyin merkezinde
insan vardır” saptamasıydı. Özellikle Sovyetler Birliği’nde eskinin
getirdiği sanayi toplumu döneminden kalma ekonomik yapılardaki hantallaşma,
hızlı bir şekilde eski ekonomik düşünce kalıplarını kırdı. Sadece
SSCB’de değil, bizim bakışımızda da kırdı. Çünkü bize göre devlet
sektörü ağırlıklı olacak, kapitalist bir ülkede de iktidarı alacağız
ve hazır bu sektörün yönetimi bize geçecekti. Bu kadar basitti mesele!
Tabi öyle olmadığını Sovyetler gösterdi bize. Dünyada da farklı
bir gelişme vardı ve bilimsel teknik devrime geçilmişti. Sovyetler
hala emek yoğun üretimde devam ettikleri için esas olarak bu nedenle
geri kalınmıştı. İşin ilginç tarafı şu; Marksizmi doğru özümsemiş
olsaydık görecektik ki, o değişim veya bugünkü globalizmle anlattığımız
şeyler, Marks’ın kapitalizm tarifine çok uygun.
Marks küreselleşmeyi mi anlatıyordu?
Marks, üretici güçleri kim geliştiriyor, kim köstek oluyor diye
baktı. Tarihe de yaklaşımı böyle, üretici güçlerin gelişimi doğrultusundaydı.
Böyle baktığımızda açık ki, bugün kapitalizmin küreselleşme sürecine
gelmesiyle üretim güçleri büyük bir sıçrama gösterdi. Yani bugün
Marksizm üzerine konuşup da antiküresel olmayı hiç anlamıyorum.
Marksist olmayabilirsiniz, anarşist olabilirsiniz o tamam. Türkiye,
bu değişim rüzgârlarını 12 Eylül’le, duvarlarla çevrili olarak karşıladı.
Dolayısıyla bizim sol, aydınlarımız, hatta demokrat çevreler maalesef
o değişimin kokusunu alamadılar.
Sanayi çağı kapandı ve bilgi teknolojileri çağına girildi. Dünyada
da bu tartışma var. Bilgi teknolojileri yoğun olunca emek yoğun
sektörlerin de önemi azalıyor, Sendikaların rolü değişiyor mu?
Dünyada pek çok alanda işçi sayısı çok azaldı. Avrupa’da zaten özellikle
küçük ve orta ölçekli işletmeler (KOBİ) çok önemli yer tutuyor.
Türkiye’de de KOBİ’ler yükseliyor. AB de kendi ekonomik stratejisini
KOBİ’ler üzerine oturtuyor. Özellikle Amerika’dan farklı olarak
ve bunu görebilmek lazım… Bu noktada sendikanın yeri yok. Belki
olabilir ama o da daha farklı bakmakla olabilirdi.
Belki stratejilerini değiştirmeliler?
Mutlaka. Avrupa sendikaları bunu değiştirdi. Daha çok iş güvenliğine
yöneldiler ama iş güvenliği aynı zamanda üretim artışını da dikkate
alan bir yaklaşım. Bizde öteden beri solun ülkedeki üretici güçlerin
gelişmesi gibi bir sorunu hiç olmadı. Kaldı ki bizimki gibi bir
ülkede sol olmak için tam da bunu savunmak gerekiyordu. Avrupa’da
üretici güçler gelişmiş ve zengin. Sol olarak sen yalnızca paylaşım
için kavga edebilirsin. Burada öyle değil. Burada üretici güçleri
geliştirmek için bir politika olması gerekiyordu. Akla, sol niye
böyle bakamadı, niye bunu göremedi sorusu geliyor. Ben şöyle düşünüyorum:
Biz vatandaş olmadan önce sol olduk bizim ülkemizde. Çünkü ikisi
ayrı şeyler.
Nasıl bir fark bu?
Vatandaşlık Fransız devrimiyle gelen bir kavramdır. Önce vatandaş
olarak ortak çıkarları savunmak, ondan sonra da onun daha üstü olan
bir sol amaç ve hedef koymak gerekliydi. Vatandaş olarak ortak çıkar;
Türkiye’de üretici güçlerin gelişmesi, üretimin gelişmesi, zenginleşmekse,
bunu savunduğumuz zaman, örneğin basitleştirilmiş biçimde şunu söylemeliyiz:
Daha çok fabrika kurulsun. Ama sol “kahrolsun patronlar” diye yola
çıkıyor. Nasıl olacak şimdi bu? O anda vatandaş olmaktan çıkıyorsunuz
siz.
Komünizm geliyor
Sosyalizmde de katılımcı demokrasi konusunda ciddi sıkıntılar vardı.
Sosyalist uygulamalarda aslında değişik düzlemde katılım vardı.
Fabrika komiteleri olarak ve benzeri biçimlerde...Sovyetler Birliği
deneyi aslında çok önemli. 70 yıllık bir sistem çökünce, pılını
pırtısını toplayıp tarihten çekilip gitti diye bir şey olmaz. Şimdilerde
yavaş yavaş neydi bu sorusu sorulmaya başlanıyor. Sovyetler neydi,
yıkılan sosyalizm neydi gibi. Bana göre bıraktığı çok olumlu şeyler
var bütün yanlışlarıyla birlikte. Şimdi de bakıldığı zaman eski
sosyalist ülkelerde hangi partiler iktidara yakın duruyor ya da
iktidarda dersek, eski komünist partilerden kendini yenilemiş, değiştirmiş
olanları görüyoruz. Programları çok açık: Bir; küreselleşmeye karşı
değiller, özelleştirmeler ekonomik programın en başında geliyor.Yalnız
bir şey daha var: O da dünkü sosyalizm varken ki sosyal hakları
talep ediyorlar. Sağlık güvencesi, iş güvencesi, çocuklar için gelecek
Halk bu iki sistemi birden kendi yaşamı içinde gözledi. Buradan
sağlıklı bir sentez çıkacak diye düşünüyorum.
Bu sistemin adı ne olacak peki?
Ben bunu biliyorum ama çok iddialı oluyor ve bu yüzden de pek söylemek
istenmiyorum. Diyorum ki, dünya komünizme doğru gidiyor ama bizim
dün bildiğimiz yoldan değil. Bunu niye söylüyorum… Hiç böyle demeden
de batıda aşırı liberal olarak kabul edilen kimi yazarlar var ki,
bir asgari, bir de azami geçim düzeyinden söz ediyorlar. Ve bugün
dünyada o kadar çok maddi zenginlik birikti ki deniyor, bunu paylaşmak
artık çok mümkün. Yeter ki uluslararası bir sistem olsun. Bugün
Afrika’daki bir insan, çalışmasa da bu zenginlikten pay alma hakkına
sahiptir. Bu asgari geçim haddi falan değil, bambaşka bir yaklaşım.
Dünyadaki mevcut zenginliği adil paylaşmak meselesidir. Bunun adını
gelin beraber koyalım!
Zenginlik çok büyüdü ama belli noktalarda birikti. Sanırım zenginliği
ellerinde toplayanlar da tehlikeyi gördü ve bunu tartışıyorlar şimdi?
Burada hem bir olanak hem de bir tehlike var. Sosyalizm çözüldükten,
siyasi sahneden çekildikten sonra, kapitalist dünya kendi sorunlarını
açık biçimde konuşmaya başladı. Medeniyetler kavgası meselesi aslında
hiç yeni değil. Ben daha 93’lerde bu meseleyle ilgili birkaç yazı
yazmıştım. O zaman Brezinski diyordu ki, “Artık Sovyetler, sosyalizm
bitti, biz ideolojik düşmansız kaldık ve çürüyoruz. Ve şimdi artık
çok kültürlülük tehlikeli bizim için. Sonuçta liberalizm de evrensel
bir şey değildir”. Yani herkese bol keseden vermeyeceğiz demek istiyor.
Medeniyetler çatışması teorisi Bush yönetiminin temel bir argümanı
oldu. Şimdi bu tehlike var. Artık kapitalizm kendi sınırlarının
içerisinde kendini korumaya çalışıyor ama kime karşı korumaya çalışıyor?
Globalizme karşı!
Sol hareketlerin küreselleşmeye bakışlarını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Orada da ucuza kaçılıyor. Anti küresel hareketlere bakıyorlar ve
burada sol için ekmek var diye düşünüyorlar, böylece de kolayca
anti küresel sloganlar çıkıyor. Küreselleşme karşıtları her şeyi
bırakıp bir köyde yaşamayı seçseler anlarım. Ben de Foça’da bir
bakıma köyde gibiyim. Bu durum benim iletişimimi hiçbir biçimde
kısıtlamıyor. İnternet sayesinde herkesle, dünyayla haberleşiyorum.
Üretim biçimi değişiyor diyorsunuz…
Evet, üretim tarzının değiştiğini görmek gerekli. Dünden farklı
olarak, artık bilgi diye alınıp satılan bir meta var. Dün bilgi,
üretimin yardımcı faktörüydü ama bugün temel faktörü, bir anamal
haline geldi. Fakat bu öyle bir şey ki, sahibi de yok, hiç kimse
el koyamıyor buna. Sol olarak, bu size müthiş imkân veriyor demektir.
Neye imkân veriyor? Düşünce yoluyla, fikir yoluyla dünyayı değiştirme
imkânını. Dün böyle bir imkân yoktu.
Bugünün değiştirici gücü hangi sınıf?
Ben diyorum ki, bütün sınıflar. Tek bir sınıf tarif edemezsiniz.
Kim değişimi istiyorsa, onlar değiştirici güçtür. Türkiye’ye dönersek…
Bugün AKP değişim istiyor. Evet, değiştirici güçtür işte. Biz de
eğer istiyorsak, o zaman hep beraber değiştirici gücüz. AKP neyi
değiştirmek istediğini anlatıyor. Avrupa Birliği hedefiyle, neye
varmak istediğimizi somut anlatıyor, müktesebatı ile birlikte. Bunlar
üzerinde, az daha fazlasını isteyelim diye tartışabiliriz fakat
hepsini topyekûn atarak neyi tartışacağız o belli değil. O zaman
soruyorum işte; AB’yi istemiyorsanız yerine ne istiyorsunuz, onu
tartışalım. Sınırları çevrilmiş, içine kapanmış bir Türkiye mi?
Bu yok olmak demektir. Eskiden sol olarak Ortak Pazar’a karşıydık.
“Onlar ortak, biz pazarız” diyorduk. Doğruydu, ancak artık zaten
pazarız, gelin şimdi ortak da olalım! AB’ye girerek nimeti de paylaşalım.
Hem özelleştirmenin kendisi hem de yabancı yatırıma karşı bir tartışma
var. Sizin özelleştirme uygulamalarına bakışınız nasıl?
Dünya ölçeğindeki ekonomik gelişmelere bakarsak, özelleştirmeye
karşı çıkmanın çok mantıki bir uzantısı yok. Devlet sektörü gelişmenin
önünde bir engelse ve bağlı olarak bunun gerisindeki devletçi düşünceler
engelse, bu engelin aşılması tabii ki özelleştirmeyle olacak. Buna
karşı duruş tıpkı AB’ye karşı duruş gibi, aynı düşünce tarzından
yola çıkıyor. Fakat özelleştirme reel bir strateji olarak önünüze
geldiğinde her bir alan için ayrı düşünülmesi elbette gereklidir.
Sağlık sisteminin veya eğitimin özelleştirilmesi ayrı bir başlık
altında ele alınıp düşünülmeli.
Türkiye’nin geleceğini nasıl görüyorsunuz?
Çok iyimser bakıyorum. Solda hep kötümser bakış hakimdir ama bende
bu hiç olmadı. Kötümser baksaydık Türkiye’ye dönüş kararı asla alınmazdı.
Aynı iyimserlikle bakıyorum ben Türkiye’ye. O tarihlere göre Türkiye
bugün önemli yerlere geldi. Ekonomik ve demokratik bir istikrar
var. AB’nin baskılarıyla bir dizi demokratikleşme adımı atıldı.
Bu noktada tarihsel bir şey yakaladı Türkiye. Dünyadaki değişimle
birlikte kendi değişimi üstüste çakıştı. İlk defa tarihin trenini
yakaladık gibi geliyor bana. Bir yanlış yapıp kaçırmazsak. Türkiye’nin
geleceğinden endişe etmek için çok neden görmüyorum.
Marks da küreselleşmeyi anlatıyordu
Nabi Yağcı'nın solun bir bölümünü kızdıran görüşlerinin temelinde
dünyadaki üretim tarzının değişmesi gerçeği yatıyor. Marks'ın üretici
güçleri kimin geliştirdiğine baktığını hatırlatan Yağcı "Bugün
kapitalizmin küreselleşme sürecine gelmesiyle üretim güçleri büyük
bir sıçrama gösterdi. Marksizm üzerine konuşup da antiküresel olmayı
hiç anlamıyorum" diyor. Kapitalizm ve sosyalizmin yeni bir
senteze gittiğini belirten Yağcı'ya göre "İddialı olacak ama
dünya komünizme gidiyor."
Nabi Yağcı kimdir?
Avrupa Birliği (AB) ile 3 Ekim'de başlayan süreç, Türkiye'de farklı
kesimlerde farklı yankı buldu. AB'yi yıllarca savunan solun önemli
bir kesiminden gelen tepkiler ise şaşırtıcıydı. CHP Genel Başkanı
Deniz Baykal "sevinemediklerini" söyleyince soldan beklenmeyen
bir ses çıktı. "Bırakın da sevinelim" diyen bu isim kapatılan
Türkiye Komünist Partisi'nin son Genel Sekreteri Nabi Yağcı'ydı.
Gazetemizin yazarlarından Yağcı'nın Türkiye'nin sol tarihine, geleceğine
ilişkin görüşlerini, Foça'daki mütevazı evinde mücadele arkadaşı,
eşi Çiçek'in de katılımıyla yaptığımız röportajla size iki gündür
aktardık.
Yağcı'nın kısa özgeçmişi ise şöyle: İstanbul Üniversitesi Hukuk
Fakültesi'nde okudu. Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu'na
(DİSK) bağlı Basın-İş'te çalışırken, 12 Mart muhtırası verildi.
3 yıl kaçak yaşadı. 12 Eylül olduğunda TKP'nin İstanbul komitesi
sekreteriydi. Doğu Almanya'ya gitmek zorunda kaldı. 1987'de Birleşik
Komünist Partisi'ni kurmak amacıyla eski Türkiye İşçi Partisi Genel
Sekreteri Nihat Sargın'la Türkiye'ye döndü. Gözaltına alındı ve
2 yıl cezaevinde kaldı. Türkiye Sosyal Tarih Vakfı Başkanı da olan
Yağcı, Türkiye sol hareketinin devrimci geçmişini "Neyse O!"
diyerek arşivledi.
Bu arada küçük bir düzeltme: Dünkü yazımda mahkeme tutanaklarına
göre Yaşar Nabi Yağcı adını kullanmıştım. Nabi Yağcı'nın Yaşar diye
bir ön ismi yokmuş. 12 Eylül savcılarının taktığı bu isimden hayatı
boyunca kurtulamamış.
Jale Özgentürk - Nabi Yağcı ile söyleşi, Referans
18.10.2005
|