|
- Mahkeme kararlarına karşı güvensizliğin böylesine yoğun olduğu
bir dönem hatırlamıyorum. Yargıda iki kesim değişim konusunda çatışıyor
- Yargıda bir kesim, ulusal güvenliği öne çıkarıyor, özgürlükleri
sınırlıyor. Oysa yargıcın görevi, Silahlı Kuvvetler mensubunun misyonuyla
bir değildir
- Savcı, mahkemede tepedeki kürsüde hâkimlerin yanında oturuyor.
Adil yargılama açısından bu olmaz. Savcının mahkemedeki yeri 'marangoz
hatasıdır'
Yargı sisteminin elinde büyük yetkiler ve güçler vardır. Ama yargı
sistemi asıl gücünü toplumun kendisine duyduğu inançtan ve güvenden
alır. Eğer bir toplum yargı sistemine güvenini kaybederse, orada
yargının elindeki güç ürkütücü ve cezalandırıcı olsa da yargı etkisini
kaybeder. Bugün Türkiye'de ne yazık ki yargı sistemiyle ilgili ciddi
bir güven sorunu yaşanıyor. Van'da üniversite rektörünün tutuklanma
biçimi, herkesin aklında bu karar ve kararın uygulanış tarzı hakkında
soru işaretleri belirmesine yol açtı. YÖK Başkanı, yasaları çiğnemekten
kaçınmadan mahkeme kararını açıkça 'Cumhuriyet karşıtlığı' olarak
yorumladı. Kimse, mahkemenin kararını güvenle savunamadı. Kimse
kalkıp, 'Mahkeme mutlaka doğru karar vermiştir' diyemedi.
Bu tuhaf ve üzücü olayda, mahkemeye güvenin çok azaldığını, YÖK
gibi bir devlet kurumunun bile artık mahkemelere ve yasalara aldırmadığını
gördük. Peki hukuk bu hale nasıl geldi? İstanbul Bilgi Üniversitesi
Hukuk Fakültesi Dekanı ve İnsan Hakları Hukuk Araştırma Merkezi'nin
müdürü Prof. Turgut Tarhanlı'yla Türkiye'de hukukun şu anda içinde
bulunduğu durumu ve YÖK'ün davranışının nedenlerini konuştuk.
Mahkemenin, Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Rek- törü için verdiği
tutuklamakararını YÖK protesto etti. Galiba ilk kez bir devlet kurumunun
yargı sistemine böylesi-ne açıkça başkaldırdığını görüyoruz. Yargı
sistemimiz mi iyice zayıfladı ve saygıdeğerliğini yitirdi yoksa
YÖK mü kendisini tümüyle yasaların üstünde görmeye başladı?
Bu konu, işin hukuki tarafının yanı sıra siyasi referanslarla da
tartışılıyor. Cumhuriyet'in ve devletin temel ilkeleri gibi kriterler
de tartışma içerisine girdi. Çünkü son yıllarda yapılan uyum yasaları
ve reform çalışmaları çerçevesinde Türkiye ezberini değiştirmeye
başladı. Yargının uygulamalarına bakıldığında, toplumun diğer kesimlerinde
olduğu gibi yargı içinde de iki kesim var. Bir kesim değişimi uyguluyor,
diğer kesim uygulamıyor. Yani bir kesim Türkiye'nin değişiminden
ve demokratik bir toplumun gereklerine uymaktan yana duruyor ve
özgürlükleri uyguluyor. Mesela Yargıtay'ın belli ceza dairelerinden
ifade özgürlüğüne ilişkin çok olumlu kararlar çıkıyor.
Peki diğer kesim ne yapıyor?
Diğer kesim ise özgürlükleri sınırlamaya dönük duruyor ve ulusal
güvenlik söylemini öne çıkarıyor. Oysa bir yargıcın fonksiyonu vatanı
korumak değildir. Yargıcın fonksiyonu, Silahlı Kuvvetler mensubunun
misyonuyla birlikte düşünülmemelidir. Ama Türkiye'deki eski zihniyette,
bir güvenlik kuvvetleri mensubunun yerine getirmesi beklenen bir
misyonu da, bir yargıcın yerine getirme anlayışında olduğunu görüyorsunuz.
Vatanı koruma söylemi, mevcut faaliyeti meşrulaştırma zemini oluyor.
Van'da rektörün tutuklanmasına gelirsek... Eğer bu üslupla tutuklanan
kişi Odalar Birliği Başkanı veya bir asker kişi olsaydı yine aynı
hassasiyet yaşanırdı ve mesela TOBB YÖK'ünküne benzer tepki gösterirdi.
Rektörün tutuklanması olayında, işin korkuncu galiba kimse "Hayır
mahkemenin verdiği karar mutlaka doğrudur" demedi. Siz hiç
mahkeme kararlarına karşı güvensizliğin böylesine yoğun olduğu bir
dönem hatırlıyor musunuz?
Böyle bir dönem hatırlamıyorum. Son dönemde çok sayıda tartışma
yaratan vaka var. Yargının ezberinin bozulduğu bir dönem bu. AB
sürecindeki Türkiye yargıda da saydamlaşıyor. Bu tür örnekler eskiden
de vardı ama şimdi görünürlük kazandı. Çünkü şimdi iki farklı zihniyet
çatışıyor. Demokratikleşmeyi ve bireyi öne alan bakışla, birey yerine
ulusal menfaati ön planda tutan içe kapanmacı bakış çarpışıyor.
Diğer kesimlerde olduğu gibi yargıda da değişime uyum göstermeye
çabalayanlarla değişime direnenler çatışıyor.
Bugün Türkiye'deki yargı ve adalet sistemini bir bütün olarak nasıl
değerlendiriyorsunuz?
Çok yetersiz. Bizde maalesef hukuk nosyonu çok zayıf. Türkiye'deki
ilişkilerde referanslar hukuken olmaktan çok güçle belirleniyor.
Güçlü olan düdüğünü öttürüyor. Bir de tabii bir başka gerçek var.
Hukukta adil olmanız yeterli değildir. Adil olduğunuzun görünür
olması da gerekir. Bu, şu demektir. Bir mahkeme salonuna girdiğinizde,
kürsüde hâkimlerin yanında savcının oturmaması demektir. Siz savunma
avukatı olarak mahkeme salonundaki sırada otururken, mübaşirin sizi
hiç umursamadan ayağınıza basıp gidememesi demektir. Bir yurttaş
olarak bir davayı izlemek istediğinizde, önünüze engeller çıkarılmaması
demektir.
Saydığınız çarpıklıkların, dengesizliklerin hepsi hukuk sistemimizde
bugün yaşanıyor. Savunma makamıyla yani savunma avukatıyla eşit
düzeyde olması gereken iddia makamı yani 'savcı', mahkeme salonunda
hâkimlerin yanında tepedeki kürsüde oturuyor.
Hukuk dilindeki adı 'marangoz hatasıdır' onun. Adil yargılama bağlamında
tartışılan ve AB ilerleme raporlarına giren ciddi bir husustur.
Türkiye'de AB sürecine bağlı olarak pek çok yasa değişti. Değişimin
yanında olmak demek yasalara uygun karar vermek, değişime direnmek
ise yasalara aykırı karar vermek anlamına gelmiyor mu?
Yasalar o kadar da değişmedi. Türkiye'deki yasama faaliyeti ve yasaların
içeriği hâlâ açık ve net olamadı. Birbirine taban tabana zıt iki
görüşün de kendisine dayanak bulup iki farklı sonuca varabileceği
nitelikte hükümler var hâlâ aynı yasada. Bu, yeni Ceza Kanunu'nda
da var. Yasayı uygulayan kişilerin kendi değer yargılarına göre
bir sonuca varmalarını engelleyecek açıklıkta yasalar yapmamız gerekir
bizim. Bir de tabii yasaları uygularken 'iyi niyet' kavramı vardır
ki... Yasa uygulayıcısı yasalardaki bulanıklıktan yararlanıp kendi
değer yargılarına uygun sonuçlara varamamalıdır. Çünkü onu sınırlayan
kriterler vardır.
Hukuk sistemimiz hiçbir zaman dünyaya örnek gösterilecek nitelikte
olmadı ama kararların böyle kuşkuyla karşılandığı bir dönem de olmadı.
Biz buraya nasıl geldik?
Kanunların aceleyle çıkarılmasından meslek içi eğitime, bir sürü
faktör rol oynadı. Örnek vereyim. Dört sene önce Anayasa Mahkemesi'nde
Şartlı Salıverme Kanunu görüşüldü. İşkence yapmaktan suçlanan 150-160
polis bu kanunun dışında tutulmuştu ve dolayısıyla cezaları infaz
edilecekti. Konu Anayasa Mahkemesi'nde tartışıldı ve 11 kişilik
mahkeme ikiye bölündü. Beş üye, polislerin de Şartlı Salıverme'nin
kapsamına alınmasını istedi. Açıkça 'polis işkence yapabilir' demeseler
de, beş yargıç bu görüşteydi. 'Polis bu eylemi, kamu düzenini bozan
faili ortaya çıkarmak için yapmıştır' diyorlardı. Kanunun işkenceyi
suç saymasına rağmen, yargıçlar, ulusal güvenlik, kamu güvenliği
gibi yüce değerlerle böyle bir muhakeme yürütebilirler mi, işte
bu soru sorulmalıdır. Çünkü bu, güce prim vermektir. Hukukun yasakladığı
bir fiilin bile bazı değerler çerçevesinde mubah olabileceğini savunmaktır.
Ulusal güvenlik meselelerini hukukun önüne koyan biri hukukçu sayılabilir
mi?
Bence sayılamaz. Sayılmamalıdır.
Yargının, saygıdeğerliğini ve güvenilirliğini bu ölçülerde yitirmesinde
Susurluk'un etkisi oldu mu?
Olmuştur herhalde. Susurluk herkesi kirleten bir olay. Adaletle
bağları olduğu da bir biçimde ortaya çıktı. Yeraltı dünyasıyla yargı
arasındaki bağların ortaya çıkarılması... Hatta daha bir yıl önceki
olaylar ve Yargıtay Başkanı'nın dahil olduğu birtakım gelişmeler...
Yargı sistemi Susurluk döneminde hukuka aldırmaz mı davrandı?
Kesinlikle. Ama başka hususlar da var. Mesela Anayasamızda hâlâ
bir geçici 15'inci maddeyle belli bir dönem korunuyor, hukuka başvurulması
önleniyor. Bu 15'inci maddeyle, 12 Eylül'de yani 1980-83 yıllarında
alınan her türlü karar ve uygulama mali, cezai ve hukuki sorumluluk
dışında bırakılıyor. Sadece darbeciler değil bütün devlet teşkilatı
her türlü karar ve tasarruflarından sorumsuz tutuluyor. Bu, adalete
olan güvensizliği besler toplumda.
Mafya'nın devletin içinde bazı güçlerle ilişkisinin olduğunun anlaşılması
ve çoğunun yargıdan rahat kurtulduğu inancının yaygınlaşması, adalet
sistemimizi ve adalete güvenimizi yaraladı mı peki?
Yaraladı. Güç mü, hukuk mu? Güvenlik mi, hakların korunması mı?
Bunlar bizim tartışma konularımız.
Neden Türkiye'nin ulusal çıkarlarıyla hukuk çatışıyormuş gibi bir
görüntü yaratılıyor?
Ulusal çıkarlarla tabii ki hukuk çatışmaz. Ama çatışmadığını kabul
etmek, devletin güvenlik konusunda yetki kullanan zevatının faaliyetlerini
hukuka uygun icra etmesi anlamına gelir. Halbuki ulusal çıkarlarla
hukukun çatıştığının söylenmesi, hukuku ihmal etmenin meşruiyetini
sağlar. 'Çatışıyor' derseniz, Susurluk gibi operasyonlara girişirsiniz
ve bunu meşru gösterirsiniz. Halbuki 'ulusal güvenlikle hukuk çatışmıyor'
derseniz, Susurluk gibi operasyonların hesabını verirsiniz ve ayrıca
ulusal güvenlik konusundaki hareket alanınızı daraltmış olursunuz.
Yargı siyasallaştı mı Türkiye'de?
Siyasetin çok içinde. Yüksek yargı mensuplarının adli yılı açış
konuşmaları bile on yıldır çok siyasi içerikli. Oysa bir yargı mensubunun,
yargının bağımsızlığını, tarafsızlığını korumaya özen göstermek
için bırakın yargının icrasında etki altında kalmaktan kaçınmasını,
bir başbakanı, bir kuvvet komutanını bile hoş geldin, veda nedenleriyle
bile ziyaret etmemesi gerekir.
Hep yargıdan konuştuk. 'Rektörün tutuklanması olayının bir de YÖK
tarafı var. YÖK Başkanı, mahkemenin tutukladığı birini savunmanın,
'Cumhuriyeti savunmak' olduğunu söyledi. Bu söz, mahkeme kararının
da 'Cumhuriyete karşı' olduğunu belirtiyor kaçınılmaz olarak. YÖK
Başkanı'nın bunu söylemesini nasıl açıklıyorsunuz?
Bunu, bir hukuki tespit olarak söylemediğini tahmin ediyorum ve
diliyorum. Nitekim kendisi de sonradan bunun, o toplantının coşkusuyla
edilmiş bir ifade tarzı olduğunu söyleyip, bu ifadeyi bir ölçüde
tevil etti.
Sizce YÖK Başkanı niye Van Üniversitesi Rektörü'nü savunmanın 'hukuku
savunmak' olduğunu değil de, 'Cumhuriyeti savunmak' olduğunu söyledi?
YÖK'ün hükümetle ve Milli Eğitim Bakanlığı'yla ilişkilerinde ve
çıkan sorunlarda hep bir siyasi söylem hâkim oldu. Bu olayda da
gerginlik yine siyasi söylem olarak patladı. Hukuka vurgu yapmak
elbette daha uygun olurdu.
YÖK Başkanı'nın, yanlış bir mahkeme kararının hukuku değil de Cumhuriyeti
zedelediğini düşünmesi, YÖK'ün düşünce sisteminin de hukuk dışında
şekillendiğini göstermiyor mu?
Ben indirgemeci ve mutlak sonuçlara varmaktan kaçınırım. YÖK Başkanı'nın
sadece bu açıklaması, YÖK'ün hukuk dışı oluştuğu anlamına gelmeyebilir.
YÖK adına açıklamalarda hukukun da ortaya konduğunu hatırlıyorum.
Cumhuriyeti hukuk olarak tanımlamak da mümkün olabilir. Söz konusu
edilen, belli tarikatların gücüne karşı verilen mücadeleye referanstır.
Peki bundan sonra biz de konuşurken hukuk yerine cumhuriyet mi
diyelim o zaman?
Hayır. Belki böyle ifade edilmesi konunun cumhuriyetçilik ve cumhuriyet
karşıtlığı ekseninde değerlendirilmesine yol açtı ama Yüzüncü Yıl
Üniversitesi'ndeki ilişkiler düşünülerek bu sözün söylendiğini kastediyorum.
Yoksa ben YÖK'ü tartışmaktan kaçınmam.
Niye rektörün tutuklanmasına tepki gösteren YÖK, Ermeni konferansına
karşı çıkan Adalet Bakanı'na 'üniversite özerkliği ve bilim özgürlüğü'
adına tepki göstermedi? Bu, YÖK'ün de fazlasıyla siyasallaştığını
göstermiyor mu bize?
YÖK mayısta tepki göstermedi ama eylül ayında mahkemenin konferansı
durdurma kararına tepki gösterdi. YÖK'ün konferansla ilgili mayıs
ve eylüldeki taban tabana zıt deklarasyonlarını bir kazanım olarak
görmeliyiz.
YÖK, neden üniversitenin ve bilimin özerkliğini bir bütün olarak
savunmuyor da kendine yakın bulduğu rektörleri savunuyor?
Bu, Türkiye'deki demokrasinin genel paydasıdır, temel ilkeler meselesidir.
YÖK, Van'daki olayı bahane ederek yeni bir 28 Şubat süreci mi başlatmak
istiyor?
Bilemem. Tahmin etmiyorum.
YÖK'ün yeni bir 28 Şubat süreci başlatmak istediği anlaşılırsa,
üniversiteler ve akademisyenler YÖK' ün bu yaklaşımına karşı nasıl
tavır alır? Desteklerler mi bunu?
Umarım demokrasi dışı bir girişim ve yönelim ne YÖK'ten kaynaklanır,
ne de üniversiteler ve akademi camiası böyle bir çabaya destek olur.
Böyle bir girişimi düşünmek dahi istemem.
YÖK'ün davranışlarının da mahkeme kararları kadar kuşku uyandırıcı
olduğunu düşünmek hakkı, bu son davranışlarla birlikte doğmuş olmadı
mı peki?
Bundan sonraki icraatını görmemiz lazım. Umarım her ikisi de kuşku
duymamızı daha da güçlendirecek yönde ilerlemezler. Çünkü AB sürecinde
dönüşüm ve çarpışma dönemindeyiz. Hem devletin içinde, hem toplumda
hem de toplumla devlet arasında çekişme var. Çok sıcak günler yaşıyoruz.
YÖK Başkanı, mahkeme kararı hakkında söylediği sözlerle sürmekte
olan bir davaya açıkça müdahale ederek aslında yasaları çiğnedi.
Ne olacak şimdi?
Eğer yargı harfiyen yasa hükmünü uygulamak niyetindeyse tabii ki
dava açması gerekebilir. Ceza Kanunu'ndaki bu hükmün bu yönde uygulanmamasının
demokratik bir toplum için hayırlı bir vesile olacağını düşünüyorum
ben.
Eğer rektörün suçluluğu kanıtlanırsa YÖK'ün durumu ne olacak?
YÖK açısından biraz erken bir açıklama olmuş olabilir bu durumda.
Ama YÖK'ün açıklamalarında yapmıştır, yapmamıştır denmedi. Uygulanan
prosedür siyasi vurguyla ve bir gerginlik, kamplaşma tavrı içinde
işlendi.
Peki rektörün suçsuz olduğu ortaya çıkarsa adalet sisteminin durumu
ne olacak?
Adalet açısından çok rencide edici bir sonuçtur bu. Demokraside
önemli olan, tehditle orantılı tedbirler uygulamaktır. Ölçünün kaçtığı,
hukuka aykırı davranıldığı çıkacak bu durumda.
Bu olayın neticesinde bazı insanların mutlaka görevini bırakması
gerekmeyecek mi?
Demokraside olması gereken bu ama Türkiye'de bu tür nitelikler güçlü
değil.
Neşe Düzel - Turgut Tarhanlı ile söyleşi, Radikal
31.10.2005
|