Kararın anlamı

 

Strasburg'taki Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) Leyla Şahin dâvâsıyla ilgili son kararını verdi. Karar olumsuz. Mahkeme, Türkiye'de üniversitelerde uygulanmakta olan 'başörtüsü yasağı'nın temel insan haklarına aykırı olmadığı yolundaki bilinen görüşünü bir kez daha tekrarladı. Dâvâ 'Büyük Daire'de görüldüğü için, AİHM'nin bu kararı, dâvâcının 'temyiz talebinin reddi' anlamına da geliyor. Türkiye'de 'yasaktan yana' olan çevrelerin sevinci bu yüzden.

Bu kararın AİHM ve Avrupa'nın temsil ettiği varsayılan temel değerler açısından büyük bir talihsizlik olduğuna hiç kuşku yok. Türkiye'de uygulanmakta olan yasakla, yalnızca 'din özgürlüğü' zedelenmiyor, kadın-erkek eşitliğinden eğitim özgürlüğüne kadar bir çok uygarlık kazanımı da göz ardı ediliyor. AİHM kararıyla o kazanımların önemli olmadığını belirtmiş oldu. Daha da önemlisi, AİHM'nin bu kararı, daha önce sonuca bağlanmış başka dâvâlardaki kendi tavrıyla da çelişiyor. Karara koyduğu itiraz şerhinde, Belçikalı bayan yargıç F. Tulkens, bazısı Türkiye'yi, diğerleri değişik ülkeleri ilgilendiren bir dizi eski karara bu çelişkilere işaret ederek atıfta bulunuyor.

Sevinip yerinmek yerine Avrupa'da 'norm' haline gelme tehlikesi gösteren garabeti dikkatle gözlemekte yarar var: AİHM, bu kararıyla, bazı özgürlüklerin diğerlerinden üstün olduğuna da karar vermiş oldu. Şu yakınlarda verdiği bir kararda, incitici bir üslupla ve mantıksızca söylenmiş olsa da, kişinin fikrini ifade etmesinin önüne geçilemeyeceğine hükmetmiş ve Türkiye'yi cezalandırmıştı AİHM...

Bir garabet de şu: Bu karar, özgürlüklerin, hiç değilse bazılarının, 'devletin kendini koruma hakkı' ile çelişmesi durumunda, 'devletin bekası' ilkesinin tercih edileceği anlamını da taşıyor...

Hiç kuşkusuz, AİHM'nin konuya bu biçimde yaklaşması, Avrupa'nın bugüne kadar savunduğu temel değerlerle büyük çapta çelişiyor. Bunun, ikisi de hukukî olmayan, iki sebebi var.

İlk sebep, dünyanın 11 Eylül sonrasında girdiği yeni süreçte 'İslâm' konusunda Batılı zihinlerin karışması, tarihin derinliklerinde kaldığı sanılan bir sürü önyargının ön plana çıkmasıdır... AİHM Büyük Dairesi'nin kararı dikkatle okunduğunda, çoğunluğu teşkil eden yargıçların tamamen önyargılarla hareket ettikleri açıkça görülecektir. Bu yüzden de, karara sevinenler, kararın her satırına sinmiş olan uygarlığımıza dönük bu önyargıların hemen her zeminde kendi karşılarına da çıkacağını bilmeliler...

İkinci sebep ise şu: Türkiye'nin Avrupa Birliği ile entegrasyonu projesi AİHM yargıçlarını tersinden etkilemişe benziyor. 'Avrupalı Türkiye' imajını kendi istedikleri biçimde yoğurma ihtiyacı duydukları o kadar belli ki... Avrupa içinde yer alacak Türkiye'nin, 'demokrasi' ve 'lâiklik' gibi iki temel kavramı, dine temas ettiği noktalarda, 'kendine özgü' yorumlamasına izin vermek başka bir anlam taşımaz. Türkiye'de demokrasi yasakçılığa karşı özgürlükçü iktidarlar çıkarıyor, devletin kurumları ise demokratik uygulamaların sınırını çizerek yasakları uygulatıyor. AİHM, bu kararıyla, devletin seçilmemiş temsilcilerinin sınır belirleme yetkisine ve yaptıkları işlemlere destek vermiş oldu.

Bu karar, Anayasa Mahkemesi'nin kararlarıyla Türkiye'de başlatılan yasakçı uygulamanın devamını sağlıyor; ancak, bu konuda söz hakkını yine Türkiye'ye bıraktığını da unutmayalım. Yasakçı uygulama Türkiye'de ortadan kalktığında AİHM açısından 'yasak' için bir gerek de kalmıyor. Sorunun çözümü Türkiye'deki özgürlükçü standartların demokrasi içinde genişletilmesinde...

Sevince de üzüntüye de yer yok. Türkiye, bu sorunun üstesinden bir gün mutlaka gelecek... Gelemezse, tarihin kendisine biçtiği önemli rolü oynayamaz çünkü...

Fehmi Koru, Yeni Şafak
11.11.2005