|
İnanılır gibi değil. Bir yandan tarihin en büyük adımları arka
arkaya atılıyor, devlet yapısı olabildiğince sivilleştiriliyor,
Türkiye AB eşiğine geliyor.
Diğer yandan tatsız rejim tartışmaları bitmek bilmiyor, vahimi
üstü örtülü gruplar, resmi şiddet ortalıkta kol gezmeye devam ediyor.
Ne gariptir AB yeni Katılım Ortaklığı Belgesi'nin açıklandığı,
Türkiye'nin demokratikleşme pistinin yeniden çizildiği bir günde,
Şemdinli'de patlayan bir bomba bin bir soruya, yeni şüphelere zemin
hazırladı.
Önce olaylar zincirine bakalım:
Dün Hakkari Şemdinli'de bir yayınevinde meydana gelen bir patlamada
bir kişi öldü, altı kişi yaralandı. Patlama sonrasında polis eylemci
diye linç edilmek istenen bir kişiyi gözaltına aldı.
Ardından gariplikler ortaya çıkmaya başladı. Patlama yerinde bulunan
bir araçta üç Kalaşnikof, 10 şarjör, bomba malzemesi, polis ve asker
teçhizatı çıktı.
Ayrıca aracın bagajında dört dosya bulunduğu, bunlardan bir kısmının
halkın elinde kaldığı iddialar arasında. Bu iddialara göre bu dosyalarda
krokiler, saldırı planları ve kiminin üstü kırmızıyla çizili isimler
bulunuyor. Bombalanan yayınevi de bu krokilerde yer alıyor…
Dahası var…
Protestolar olaydan sonra hız kazandı. Polis müdahalesi sırasında
bir kişi kaynağı belirsiz bir mermiyle öldü. CHP Hakkâri Milletvekili
Esat Canan olay yerindeki gerginlik nedeniyle, açıkçası açılan polis
ateşi yüzünden savcılığın olay yeri keşfini tamamlayamadığını, halkın
yakaladığı üç kişinden sadece birisinin gözaltına alındığını söylüyor.
Şimdi geliyoruz en kritik kısma…
Basınla temasa geçen bölge insanları, bulunan "arabanın ahali
tarafından tanındığını, bu arabanın Jandarma Komutanlığı'na kayıtlı
olduğunu bildiklerini söylüyorlar. Vahimi arabada görülen kişilerin
yine ahalinin tanıdığı askerler, resmi görevliler olduğunu iddia
ediyorlar."
Tüm bunlar ne anlama geliyor?
İkinci bir Susurluk hadisesiyle mi karşı karşıyayız?
İddialar elbet sadece birer iddiadır ve kanıtlanmaları gerekir.
Bu iddialar gerçek de olabilirler, gerçeğin tahrifatının araçları
da…
Ne var ki Türkiye'nin resmi çetelerin infazlar, bombalamalar yaptıkları,
insan kaçırıp infaz ettikleri bir dönemi atlatalı daha on yıl geçmedi.
Yüksekova Çetesi, itirafçı katliamları, Cem Ersever'ler, İbrahim
Babat'lar birer hayal değildi. Devletin hazırladığı teftiş raporu
kamu otoritesinin gücünün yetmediği yerlerde gayrimeşru imha araçlarını
kullandığı bizzat itiraf etmişti.
Üstelik bu olayda birçok delil var:
- Ortada plakalı, kayıtlı bir araba, içinde bulunan malzeme ve
bilgiler var.
- Olay sonrası yol aramaları sonrası patlayama hazır bir bombayla
ele geçirilen bir başka araba ve sürücüsü var.
- Halkın polise teslim ettiğini iddia ettiği kayıp iki kişi var.
Bunların üzerine gidilip gidilmeyeceği olayların niteliğiyle ilgili
kendi başına bir gösterge olacak.
Hakkari Güneydoğu'nun hem güvenlik hem PKK örgütü açısından en
kritik noktalarından birisi. Bu nedenlerle toplumsal ve siyasi yaşamın
normale dönmediği bir yer. Son kayıp hadisesi de bu ile yakın bir
yerde Şırnak'ta meydana gelmişti.
Temmuz ayından bu yana Hakkari dördü merkezde, ikisi Şemdinli'de,
sekizi Yüksekova ilçesinde olmak toplam 14 patlamaya tanıklık etti.
Sekiz asker ölümünün yanısıra, onlarca sivil yaralandı bu bombalamalarda.
Yani madalyonun bir de diğer yüzü var.
Yukarıda söyledik, iddialar gerçek de olabilirler, gerçeğin tahrifatının
araçları da…
Zira sadece devlet şiddetinin hüküm sürdüğü değil, aynı zamanda
bir şiddet örgütünün, PKK'nın kol gezdiği bir bölgeden bahsediyoruz
PKK, "Fransız ayaklanma modelini" monte etmeye çalışıyor
olabilir mi?
Olayın hemen ardından PKK ve Öcalan lehine sloganlar atan bir grubun
ortaya çıkması, polisin barikat kurmak zorunda kalması, polis ve
göstericiler arasında çıkan çatışma, Yüksekova'dan Şemdinli'ye gelen
grubun ilçedeki protestocu grupla birleşmesi bu yönde şüpheleri
de devre dışı bırakmıyor…
Her şey mümkün…
Sorumluluk hangi şiddet merkezine uzanırsa uzansın, diğeri de masum
değil ve orada durmaya devam ediyor.
Ali Bayramoğlu, Yeni Şafak
11.11.2005
|