| |
Dün "yabancı sermaye-yerli medya" mevzusuna değinirken,
son cümlelerim bende kalmış. Mesele bazen şudur: Yabancı sermayenin
"yabancı" olması değildir; Yabancı sermayeyi bir kısım
gazeteciliğin yabancı değil, çok yakın saymasıdır.
Mesele, yabancı sermayenin bir tür gazetecilikte çok yakın sayılması
da değil, genel olarak sermayenin hep yakın, en yakın sayılmasıdır.
Mesele, kendilerinden saymalarıdır. Aslında, daha beteri, kendilerinin
saymalarıdır. Daha da beteri, kendilerini onların, onlara ait saymalarıdır.
Mesele, tek başına yabancıyerli sermaye, sadece sermaye değil, bu
tür gazeteciliğin kendilerini hep birilerine ait, onların güdümünde
saymasıdır.
Buna kendini mecbur hissetmesidir. Bunu millet sevgisi, memleket
aşkı, gerçekçilik, çağdaşlık, küreselleşme, dünyalı olmak filan
zannetmesidir.
Bu için için köle ruhunu; bağımsızlık, tarafsızlık, objektiflik,
itibar diye pazarlamasıdır.
Bu içten içe çürümeyi; gelişme, ilerleme, rasyonellik diye cilalamasıdır.
"Sermaye" çağırdığı zaman "davete icabet", sıra
sıra yönetmen yönetmen dizilmek, biraz "sermayenin, paranın
gücü" nden, ziyadesiyle de o küçülmeden ötürüdür.
Kamusal alanda kamusal temsilci olan gazetecinin, kamu adına kendisini,
kendisi oynaşırken de kamuyu bu kadar aşağılatmaya, kendi kafası
ve poposuyla yerin dibine sokmaya hakkı yoktur.
Ama ne diyeyim!
Şunu diyeyim:
Allah aşkına, bu ülkenin gazeteciliği, hepimiz, yani çoğumuz...
Şu Hakkari'de, şu Şemdinli'de olanları, Fransa'da, Paris'te olup
bitenler kadar anlatıp açıklayacak mı... yız? Şemdinli'ye kadar,
Hakkari'de haftalardır patlayanları manalandıracak mıyız? Ülkenin
başbakanı, önce türban, sonra başka teşhisler koyduğu, ayrımcılıktan,
provokasyondan, dışlamadan, entegrasyondan, asimile olmamaktan,
kültürden, haktan, hukuktan, baskıdan, şiddetten bahsederek yorumladığı
"Paris varoşları" kadar, bu memleketin kenarlarında neler
olduğunu da bize anlatacak mı? Neden uzun süredir, ısrarla ve inatla
Hakkari'de bombalar patlıyor? Neden bu ülkenin siyaseti, adaleti
ve matbuatı, Fransa'daki bir ölüyü büyüttüğü kadar, Hakkari'deki
bir günde iki ölünün manası üstünde durmak için tereddüt etti? Şehit
tabutlarının acısı arasında, terörün gölgesi altında, başka kimlerin
ne haltlar karıştırdığını neden daha fazla merak etmiyor, üstüne
üstüne gitmiyoruz? Neden, Şemdinli'deki bombanın ardından didiklenen
bir araçta ele geçen üç kişi kaçırılıyor, adeta saklanıyor, kimlikleri
buharlaşıyor? Neden sıkışınca Ağar aranıyor? Bunların istihbarattan
mı, astsubay mı, halktan mı, terörist mi olduğu, neden hemen anlaşılamıyor?
Neden Jitem ya da Jit, ne bileyim Susurluk artıkları ne yapıyor
diye bu ülkenin Başbakanı, İçişleri Bakanı, Genelkurmay Başkanı
tedirgin olmuyor? Bagajdaki silahlar nedir, kimin elinde kime karşı
doğrultuluyor? Nerede izleri var? Polis kimi kime karşı koruyor?
Şunu da diyeyim:
Hamasi bir gazete yazıcılığı, sokak edebiyatı ve siyaset gevezeliği
hep aynı sakızı çiğnemekten yorulmaz:
"Bize laf edenler şimdi Fransa için konuşsun" gibi mesela.
Hem burada, hem misal Fransa'da, Avrupa'da birilerini kast ederler.
Lakin, cehalet şunu bilmez: İki yüzlü, çifte standartlı, içten pazarlıklı
ve yemlenmiş olanların dışında, her iki ülkede de, aynı konularda
aynı duyarlılıkları gösteren, bu duyarlılığını ülkeden ülkeye gezdirenler
zaten aynı insanlardır.
Türkiye'deki baskı ve oyunlara, Fransa'daki devlet şiddetine, ABD
hegemonyasına, Ortadoğu diktatörüne de aynı anda muhalif olabilen,
benzer kalplerdir. Her yerde.
Diğerleri, seçerek insan olur, ayıra ayıra muhalefet yapar, eleye
eleye cesur olur!
Umur Talu, Sabah
11.11.2005
|