| |
Yıllardır çok iyi giden asker-sivil ilişkisinin tam ortasına düşmüş
atılan bombalar. Tıpkı Irak hududundaki Şemdinli gibi burada yaşayanların
hayatı da artık başka türlü hudutta!
"Biz terörist değiliz. Belki bizim yaşadıklarımızı yaşasaydı
onlar 'terörist' olurlardı."
"Prestij" Pastanesi'nde, patlayan bombalardan sonra okulu
boykot eden lise son sınıf öğrencilerinden biri böyle diyor. Ne
yaşadılar peki?
"94'te babamı öldürdüler. Katili hâlâ belli değil. Eve arama
yapmaya gelirlerdi eskiden. İçeri girdiler bir gece..."
"TC devletinden", "Kürtler üzerindeki baskıdan",
"özgürlük için her şeyi yapmaktan" söz ederken en delikanlı
olan yüzü, cümlenin burasına gelince yıkılıyor aniden: "Asker
önce benim yerde oynadığım arabayı ezdi."
Slogan gibi cümleler, bildiri gibi paragraflarla konuşurlarken kişisel
hikâyelere geldiğinde düşüyor yüzleri. Belki de bu yüzden hep "biz"
diye kuruluyor cümleler, hep "Kürtler" diye büyütülüyor
cümlenin öznesi. Böylece ağlamıyor kimse, düşmüyor sesler. Hepsi
tek tek, bir gece, bir akşam, bir gün, nasıl üzerlerine silah tutulduğunu,
nasıl bir gece maçtan dönerken aniden sorguya çekildiklerini, Kürtçe
konuşurken yakalanıp okulda disiplin cezası aldıklarını, polis köpeklerinden
nasıl korktuklarını anlatıyorlar. "Nokta"dan söz ediyorlar,
panzerlerin durduğu, dikenli tellerle çevrili polis noktasından.
Bütün şehri "noktaya" göre tarif ediyorlar. Tıpkı Türkiye'yi
de "onlar" ve biz" diye tarif ettikleri gibi. Onlar
kim peki?
Dağa çıkılır mı?
"Batı'dakiler. Olaydan sonra Konya'da üniversiteli iki arkadaşımızı
bıçakladılar. Nüfusunda Şemdinli yazıyor diye."
Hakikaten Şemdinli'den oldukları için mi bıçaklanmışlardır? Bunun
bir süre sonra önemi kalmıyor. Çünkü daha hikâyeler duyulur duyulmaz
öfkeyi besleyen bellek haznesine ekleniyor her şey. Derken aniden
"Türkler" diye kurulmaya başlıyor cümleler. Peki diyelim
İzmir'de, diyelim Türk olarak doğsalardı? Bunu hayal bile edemiyorlar.
"Baskılar kalksın", "Kimliğimiz tanınsın" gibi
cümleler arasında "Peki, iyi bir hayat nasıldır? Özgür bir
hayat nasıldır?" diye sorsanız, hazırlıksız yakalanıyorlar.
Açık konuşalım; "dağa" çıkmakla ilgili ne düşünüyorlar?
"Okulda başarısız olan, hakkını kalemle arayamayacağını düşünen
çıkar dağa."
Peki onlar, başarılılar mı? Üniversitede ne okuyacaklar? Çoğu sınıf
öğretmeni olmak istiyor, bazıları avukat, doktor. Hepsi geri dönmek,
Şemdinli'yi kurtarmak istiyorlar. En çok bunu söylüyorlar. Onlar
kendi evini, toprağını kurtarmak isteyen gençler. Bunları nasıl
yapacaklarını ise bombayla keskinleşen, incelen hududun neresine
düşeceklerine bağlıyorlar.
"Filistinleştirme"yi soruyorum. Evet, kendilerini en çok
onlara yakın hissediyorlar. Ama biri sınıf öğretmeni olursa yapacağı
ilk "merhaba" konuşmasını anlatınca nasıl bir "hudutta"
oldukları anlaşılıyor iyice:
"Merhaba derim. Çocuklar derim, ben de bu sıralardaydım derim.
Bizim öğretmenimiz yoktu derim. Ama siz derim, eğer sizinle yeterince
ilgilenmezsem beni uyarın derim. Çünkü siz hepiniz okuyacaksınız
ve kendi hakkınızı arayabilecek insanlar olacaksınız derim."
Sonra Matrix'ten söz ediyoruz, Alişan'ın şarkılarından, kızlardan...
"Kızlar burada sınırlarını bilir. Sorun çıkmaz" diyor
içlerinden en ateşli özgürlük savunucusu. Sonra başörtüsünden bahsediyor,
"elbette takılacağından".
İsyan iyi de kızlara sıra gelince iş değişiyor, "O konuda büyüklerimizle
kafamız aynıdır" diyor. "Elhamdülillah Müslümanız"
diyor hepsi. Ama Che Guevara'dan da söz ediliyor. "Özgürlük
mahkûmlarıyız" da diyor biri şakadan. Ve hepsi Mel Gibson'ı
seviyor. Neden? "Adam ölüyor. Son nefesinde bile özür dilemiyor."
İki hafta önce, şimdi oldukları gibi öfkeli değillerdi. Bombalardan
sonra kapatılan Mehmetçik Dershanesi'ne gidiyorlardı. Olaylardan
sonra artık okula gelmeyen matematik öğretmenlerine sorular soruyorlardı.
Öğretmenlerle dershanede üniversiteye hazırlanıyorlardı. Ders bittikten
sonra bile çok sıcaktı ilişkileri ve onları çok seviyorlardı. Bomba
atılan çarşıda konuşan esnafın dediği gibi askerle iç içeydiler.
Ama sonra... Bomba bu ilişkinin tam ortasına düştü. Mehmetçik Ticaret
dükkânının sahibi Faik Uysal'ın dediğine göre esnaf da böyleydi,
askerlere hep kredi açıyorlardı. Ama sonra...
Daha büyük kitabevi
Bomba atılan Umut Kitabevi'nin sahibi Seferi Yılmaz, gazetecilere
alışmış. "Şimdi daha büyük bir kitabevi açacağım" diyor
Seferi Bey. Başka planları da varmış. Ev hazırmış da hanım aranıyormuş.
"O kolay" diyor. Nasıl? "Ee, prestijimiz yükseldi
basına çıktığımız için." Yerinde insan kanı olan kitabevinde
gülüşüyoruz. Hayat bu çünkü. "Hudutta" hayat bu...
Fotomuhabir arkadaşım Yurttaş Tümer'le Van'dan Yüksekova'ya, oradan
da Şemdinli'ye karlı dağların arasından geçerken yolun ortasından
gidiyoruz hep. Mayınlar genelde yolun kenarına konur çünkü. Ateş
yakılmış kontrol noktaları, köpekler, dikenli teller, panzerler...
İşte size hayat. Bombadan önce de böyleydi bu, ama bombadan sonra...
Ufacık adımlarla iyiye giden ne varsa bombalanmış Şemdinli'de. Irak
hududunda burası. Dağların ötesi başka bir ülke. Ama bombadan sonra
ise artık "hudut" daha yakında. Gençler için daha da!
Ece Temelkuran, Milliyet
25.11.2005
|