| |
Dokuz sene önce bugün 28 Şubat 1997'de Milli Güvenlik Kurulu toplanmıştı.
Çok sayıda kalın klasörün masa üstüne konulduğu o meşhur toplantıda
alınan kararlar, "28 Şubat kararları" adıyla tarihe geçti.
Kararların altına gecikmeli imza atan Erbakan hükümeti, birkaç ay
sonra istifa etti.
O gün o kararlarla başlayan sürece "28 Şubat süreci" denildi.
Ve o sürecin "Bin yıl süreceği" söylendi.
* * *
Keşke sürse.
Sürse de gelecekteki torunlar yani torunların bilmem kaçıncı kuşaktan
torunları, 28 Şubat 2997'de o sürecin "Bininci yılını"
kutlamak için cafcaflı törenler düzenlese.
Bir düşünün...
Yıl 2997.
Millet bin yıl önceki toplantının kutlaması için sokaklara dökülmüş.
Her tarafta bando mızıka.
Onuncu Yıl Marşı ve Dokuzuncu Senfoni çalınıyor bangır bangır.
Bayraklar, flamalar sallanıyor.
Nutuklar atılıyor.
Ekransız televizyonlarda çok boyutlu belgeseller gösteriliyor.
Tanklar geçiyor caddelerden.
O zamana tank diye bir şey kalmaz ya, kaldı diyelim.
Çocuklar askerlere selam duruyor.
Bütün yurtta, Kıbrıs'ta ve dış temsilciliklerde resepsiyonlar veriliyor.
TEKRARI OLMASIN
Bu manzarayı tahayyül etmeye çalışırken herhangi bir noksan kalmasın
istiyorum.
Dikkat ederseniz, bu sözlerin arkasında "bir yenisinin yaşanmamasını
temenni etmek" yatıyor.
Hani Mehmet Âkif'in "Allah bu millete bir daha İstiklal Marşı
yazdırmasın" deyişi gibi.
Zira malumunuzdur, her yeni darbe bir öncekinin izlerini siler.
Şayet gelecekte postmodern yahut dostmodern yeni bir darbe olursa,
o da kendinden öncekini arka plana itecektir doğal olarak.
Niyetimiz şu:
Tekrarı olmasın, tam yerine rast gelsin ve manzara koyalım.
Necefli maşrapa da olsa ziyanı yok.
"ŞAPKASIZ MI GİTSEYDİM?"
Gerçi o dönemde Cumhurbaşkanı olarak Çankaya'da oturan Süleyman
Demirel 28 Şubat'ı darbe olarak görmüyor ama o bizim sorunumuz değil.
Kendi yorumudur.
Sayın Demirel, birçok darbe görmüş, koltuğundan olmuş, cezaevine
konulmuş, siyasete girmesi yasaklanmış biri olarak, darbeyi ayak
sesinden, hatta kokusundan tanıması gereken biridir aslında.
Bu dediklerimiz 12 Eylül 1980 darbesinde olmuştur.
12 Mart 1971'de muhtıra gelince şapkasını alıp gitmiştir.
27 Mayıs 1960'daki darbeden nasıl etkilendiği çok mühim değil çünkü
o tarihte henüz siyasete girmemişti.
Şapkayı alıp gitmesini eleştirenlere çok hoş bir cevabı vardır Baba'nın:
"Ne yani" der, "bırakıp da mı gitseydim şapkayı!"
28 Şubat 1997'dekini darbeden saymaması, kendi koltuğundan olmayışına
bağlanabilir.
Yani...
"Ben darbeye darbe demem, darbe bana dokunmuyorsa!"
POSTMODERN DARBE
Oysa...
O dönemin pek meşhur bir generali, televizyonda canlı yayın sırasında
"28 Şubat'ın postmodern bir darbe olduğunu" söylemişti.
(Aynı dönem, romanda da postmodernliğin revaçta olduğu dönemdi.
Demek paşamız edebiyatla da ilgiliymiş.)
Generalin o sözü bir itiraftır aslında.
Öyle bir itiraf ki, internet sitelerinde isimli-isimsiz yayınlanan
"Beş sene önce komşumun posta kutusundaki mektubunu almış okumuştum"
türünden bir itiraf değil.
Her bakımdan suç olan, kitapta cezası bulunan fakat ne hikmetse
bir türlü uygulanmayan türden.
Mehmet Altan diyor ki "Gerçek bir hukuk devleti olsaydık 'anayasal
bir suçu' itiraf edenler çoktan yargının önüne çıkmış olurdu."
Demek ki değilmişiz.
Demek ki gerçek bir hukuk devleti olmak için, fırınlarımızın durmaksızın
çalışması ve çok ekmek yapması gerekiyor.
Bizim de o ekmekleri yememiz.
Kaç fırın kifayet ederse artık.
"PAŞAM, MANŞETE NE YAZALIM?"
Kitlelerin pek umurunda olmasa da 28 Şubat'tan en çok siyasiler
ve basın mensupları etkilendi.
Yazarlar andıçlandı, köşesi elinden alınanlar oldu.
Manşetlerin nasıl atılması gerektiği generallere soruldu.
Gazetelere sadece baskı değil, baskınlar da yapıldı.
Gazete sahipleri sıkıştırıldı.
Binalar kurşunlandı, failler hiç bulunamadı.
O zamanlar bizim bina haftada bir taranırdı.
Duvarlarımızda hâlâ durur kurşun izleri.
* * *
Televizyonlara adamlar konuldu, gizlemeye bile gerek duymadan, aleni.
Haberler gözden geçirtildi, yazılar kontrol ettirildi.
Zırt pırt davalar açıldı.
Mahkeme koridorları gazetecilere mesken oldu.
Acılar biriktirildi.
Ve şimdi bu adamlar aramızda dolaşıyorlar ellerini kollarını sallaya
sallaya.
Kardeşim, tamam anladık, dolaşıyorsun, bari elini kolunu sallama!
Değil mi?
Mehmet Şeker, Yeni Şafak
28.02.2006
|