Schizophrenia Culturalis

 

Mehmet Altan kardeşimiz, meselenin bam teline basmış: 'Atatürk devrimleri yerli yerine oturduysa, laiklik neden elden gitsin? Yok, bu devrimler tehlikedeyse, neden hala tehlikede olacak kadar sallantıda duruyor?'

(Beni pek sevmez... Bir Kırmızı Koltuk programında sesim kısık olduğu için Demirel'in 'üstüne gidememiştim' de, benim için 'dut yemiş bülbüle döndü' demişti... Zarar yok, ben onu 'sıkı bir Hüseyinavnici' olarak ilgiyle izlerim.)

Evet, devrimler kaya gibi sapasağlamsa, şeriat tehlikesinden niçin endişe ediliyor? 'Özel korumaya alınmak' gereği hissediliyorsa, acaba tutmadılar mı?

Buna benzer bir soru daha sorayım: Niçin bir 'Atatürk'ü koruma kanunu' var? Niçin özel koruma?... Kendisine hakaret edilmesi önlenmek isteniyor, diyeceksiniz... Türk Ceza Kanunu bu konuda yeterli değil mi?... Atatürk'ün özel kanunla korunması gereken özel yanları mı var? Örneğin bir 'meczubun' Atatürk heykeline çekiçle saldırmasıyla, yolda giderken benim üzerime saldırması arasında ne gibi bir ayrıcalık olabilir?

Bilmecenin çözümü, Türkiye'ye hemen her alanda cuk oturan bir tanımda, 'ne... ne...' tanımında yatıyor. Bu, olumsuz yanı. İşi olumlu yanından tutmak isterseniz de, 'hem... hem...' kalıbını kurabilirsiniz.

Canım, bu yaklaşım Nasrettin Hoca mantığına da uygundur, birine dönüp sen de haklısın, ötekine dönüp sen de haklısın!

Türk halkı, ne köylü ne şehirli.

Ne doğulu, ne batılı.

Türkiye ne kalkınmış, ne kalkınmamış.

Türkiye'de demokrasi hem var, hem yok.

Atatürk devrimleri de ne tuttu, ne tutmadı. Hem tuttu, hem tutmadı.

Batılılaşmayı, bürokrasi ve aydınlar benimsediler. Köylü, Osmanlılık'tan gelen 'kollektif bilinçaltıyla' direndi. Sol, 'onu da bir çeşit ilericilik' saydığı için karşı çıkmadı. Bu, günümüzde sosyalistlerin 'eh bari sosyaldemokratları destekleyelim, pantalon uyduramadık ceket verelim' tavrıyla oylarını CHP'ye akıtmalarını da açıklar.

Sermaye de ikiye çatladı. Malı götürmüş, kaymağı hep yemiş olan İstanbul sermayesi laik, kıyıda kalmış ve şimdi artık o da kendine 'güneşte bir yer isteyen' Anadolu sermayesi dinci.

Eskiden bu 'şizoid' durum daha net çizgilerle ayrılıyordu: Biri iktidarda, biri muhalefetteydi iki akımın. Sonra ikinci akım iktidara geçti gibi göründü ama tam da geçemedi, iktidar oldu ama muktedir olamadı.

Sosyoloji ve siyasette gözlenen bu şizoid bölünme elbette psikolojiye, yani insanların ruhlarına da yansıdı. Ortaya, 'başı açık cuma namazı kılan kadınlar' gibi, 'kara çarşafın içine delikli don giyen kadınlar' gibi, 'yatsı namazından çıkıp travesti kulübüne koşan erkekler' gibi tuhaf türler çıktı.

Bu çorba böylece sürecektir. Dönem dönem biri ötekini ezer gibi olacak, dönem dönem öteki berikine başkaldıracaktır. Kesin darbeyi kimse kimseye vuramıyor.

O zaman, bizim burası köprü değil kazandır.

Mesele, imparatorluğun merkezi, kurucusu ve yöneticisi olmamızdan kaynaklanır. Bir 'periferi' halkı olsaydık işimiz kolaydı. Yıkımdan sonra, Hıristiyan olsaydık hemencecik batıya eklemlenip paçayı kurtaracaktık, Arap olsaydık da kendi bokumuzun içinde debelenip duracaktık. Ama ne biriyiz, ne öteki.

Acaba 'daha üst düzeyde bir çeşit Tanzimat' dönemine mi geçeceğiz? 1839 gibi 2039'da da çift gerçekli, çift hukuklu, çift kimlikli bir düzene?

Başlıkta okuduğunuz Latince terim literatürde yoktur, o benim sosyolog arkadaşlara özel hediyem.

Engin Ardıç, Akşam
28.02.2006