| |
Salı günü Radikal'de iki haber alt alta verilmişti. Aynı iki haber
bütün gazetelerde alt alta değilse de komşuydu. Radikal'deki ilk
başlık: 'Ölen öldü, failler affedildi' idi. "Diyarbakır Cezaevi'nde
10 tutukluyu öldürmekle suçlanan 72 kişi hakkındaki dava 10 yıl
sonra bitti. 10 görevliye hiç ceza verilmedi, beşer yıl ceza alan
62 kişi ise aftan yararlandı."
Alttaki haberin başlığıysa, 'Yumurta için 13 yıl talebi' idi. "Başbakan
Erdoğan'ı, Mersin'de yumurta atarak protesto eden Halkevleri üyesi
eylemciler hakkında dava açıldı.
Savcı, beşi tutuklu dokuz sanığın 6-13 yıl arasında hapisle cezalandırılmasını
talep etti."
24 Eylül 1996'da 10 tutuklu öldürülmüş, 24'ü de yaralanmıştı. Diyarbakır'daki
3. Ağır Ceza Mahkemesi'ndeki 59'uncu duruşmaya tutuksuz yargılanan,
aralarında rütbeli asker ve polis amirlerinin de bulunduğu 29'u
asker, 36'sı polis, biri cezaevi doktoru, ikisi cezaevi müdürü,
dördü de infaz koruma memuru 72 sanıktan HİÇBİRİ katılmadı.
Müdahil Sezgin Tanrıkulu, geçen 10 yılda 30'dan fazla mahkeme heyetinin
değiştiğini belirtiyor, "Dava makul sürede sonuçlanmadığı için
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne başvurduk. Davanın 10 yıl sürmesi,
sanıkların korunduğunun göstergesi. Hiçbir talebimiz kabul edilmedi.
Sanıklara soru soramadık. Hoşgörüden faydalanarak serbest dolaşıyorlar.
Adalet bekliyoruz" diyor.
Biz, o ölülerin paramparça edilmiş, işkenceyle dövmelenmiş vücutlarını
görmüştük.
Bu iki haberi alt alta okurken ne hissettiniz? Güvende misiniz?
Devletinize, güvenlik güçlerinize olan inancınız tam mı? Artık şaşırmak
istiyorsunuz belki de. İşkenceci askerler, işkenceci polisler bir
an evvel yakalanıp karşımıza dikilsin, hesap versin istiyorsunuz.
Yoksa umurunuzda değil mi? Artık geçmişi kurcalamanın gereksiz olduğuna
mı inanıyorsunuz? İşkenceyle paramparça edilmiş insanların da sütten
çıkmış ak kaşık olmadığını söylüyorsunuz belki. Hani hırsızın suçu
meselesi.
O cezaevinde dostlarını, yakınlarını, akrabalarını zulme kaptırmışlar
da bu iki haberi alt alta okudu gazetelerde. Ya da haberlerde izlediler.
Ne hissettiler acaba? O dağlanmış bedenleri; yırtılmış, kesilmiş,
patlatılmış, kırılmış, haliyle görmüş oldukları sevdikleri için,
birlik ve beraberlik ülküsüne feda olsun mu derler? Helal olsun
devletime mi derler? Kendilerini bu güzel vatan ile nasıl bir aidiyet
duygusu içinde görürler acaba? Şimdi artık bunu, yalnız bunu düşünmek
zorundayız. Kulp'ta toplu mezar patladığında, Şemdinli raporundan
Büyükanıt'ın adı çıkarıldığında (Askeri terör mücadelesinde zayıf
düşürmesin diye), katillerinin hiçbiri yakalanmayıp, yakalananlar
serbest bırakıldığında, zaten davaları sürerken ortalıkta yılışa
yılışa gezerlerken, Kürtler ne düşünür, ne hisseder? Kime sığınmak,
çaresizlikten kafasını hangi duvara vurmak geçer insanın içinden?
Anlatmak lazım
Sağ kalmak için Kelime'ye geri döneceğiz. Vahşet karşısında ses
geçirmez duvarlarla ördüğümüz bu korkunç hücreden başımızı çıkarıp
ölü canlar olmadığımızı, hayatta olduğumuzu, kelimeden tecrit edildiğimiz
için birbirimizi işitemediğimizi fark edeceğiz.
Neşe Düzel'in iki yıl önce Selim Dindar'la yaptığı söyleşinin kıyamet
koparması gerekmez miydi? Kapatılmış olduğumuz hücre tam da burası.
O zamanlar sormuştuk. Bu söyleşinin herhangi bir söyleşiymiş gibi
kesekâğıdı olduğunu, gazete sayfasından fırlayıp bütün dünyamızı
hırçın bir telaşla işgal edip dönüştüremediğini gördüğümüz yerdeyiz.
Burası nasıl bir yer? Burada yaşayanlar inandıklarıyla nasıl bir
bağlantı kuruyorlar? Dindar'ın anlattığı Diyarbakır Askeri Cezaevi
hikâyeleri karşısında hâlâ eski gündelik alışkanlıklarını sürdürüp,
analarının kardeşlerinin arkadaşlarının yüzlerine aynı ifadeyle
bakabiliyorlar mı?
24 saat ayakta tutulup dayak atılan, her gün lağıma sarkıtılıp boğulmasına
ramak kala çıkarılan, kış ayazında ıslak betona yatırılan, vücudunda
sigara kibrit söndürülen, dişleri coplarla sökülen, oğlunun karşısında
copla ırzına geçilen, kurt köpeğine tekmil verdirtilen insanların
hikâyesinin üstünden atlayıp geçiveriyoruz. Kelimeler nereye yazılıyor?
Hasan Cemal, "Eğer biz gazeteciler, 12 Eylül döneminde Diyarbakır
Cezaevi'nde yaşananları tam anlatsaydık, bu ülkede belki bazı şeyler
değişirdi" demişti. 15 yıl sürmüş, on binlerce insanın canına
mal olmuş savaşın nerede, nasıl başlatıldığını o dönem anlatabilmek
zordu elbet. Her gün bok çukurlarına sokularak işkence edilen, kendilerine
dağlardan başka sığınacak yer bırakılmamış insanları.
Ama basının günahı, görmezden gelmekle kalmayıp gerçeklerin örtbas
edilmesine bizzat gardiyanlık etmiş olmasıdır. Söyleyemedikleri
karşısında boynu bükük bir suskunluk yerine azgın bir milliyetçilikle
savaş körüklüğü yapmış olmasıdır. Yalanın meşrulaşmasında, dilden
sürgün edilmemizde çok önemli bir rol üstlenmiş, zulmün teorisyenliğini
kimselere kaptırmamıştır. Sahte saygınlığıyla karşımızda sırıtarak
duruyor işte. Yüce Türk basını. Yüce Türk Adaleti'nin yanı başında.
Oradan bir hikâye
Dindar'ın anlattıklarından Mehmet Salih Besen'in hikâyesini aktaracağım.
"50 yaşlarındaydı. TKİ'de memurdu. Kendisini ve bizi ölü zannediyordu.
'Biz ölüyüz, şu anda kabirdeyiz' diyordu. Biz, 'Amca yok öyle bir
şey, gerçek hayattayız' desek de koğuşun aslında bir mezar olduğunu
öyle mantıklı savunuyordu ki ben dahil bazılarımız ölü olduğumuza
inanmaya başlamıştık. Mesela cuma günleri görüşme günümüzdü. Bize
soruyordu, 'Bizi ziyarete gelenlere biz dokunabiliyor muyuz? Hayır.
Bize uzaktan bakıyorlar, ağlıyorlar ve gidiyorlar. Çünkü onlar bizim
kabrimizi ziyaret ediyorlar. Cizre'de biliyorsunuz kabir ziyaretleri
cumalarıdır' diyordu. Gardiyanların da Zebani olduğunu söylüyordu.
Gerçekten de koğuşun camları boyalıydı. Biz dışarıyı göremiyorduk,
koklayamıyorduk, duyamıyorduk. Ona bir türlü yaşadığımızı ispat
edemiyorduk. Bir gün mazgal açıldı ve Mehmet Salih Besen hazırlansın,
tahliye oluyor' dendi. Ben şahadet getirdim. Dedim ki, 'Biz yaşıyoruz!..'
'Seyidim beni gönderme. Sen bana sahip çıkıyordun. Şimdi tek başıma
hesap vermeye gidiyorum' diye ağladı. Siirt'te sivil bir cezaevine
göndermişler. 'Eğer beni hanımımla, çocuklarımla konuşturursan ölmediğime
inanırım' demiş. Cezaevi müdürü de telefon etmelerine izin vermiş.
Genç, Salih amcanın evini aramış, karşısına hanımı çıkmış. Telefonu
Salih amcaya vermiş. Salih amca hanımına 'Ben sağ mıyım, ölmedim
mi?' diye sormuş. Ve ahize yere düşmüş. Salih amca, içerideki vahşeti
görünce, oradan sağ kurtulacağına inanmadı. Sağ kurtulduğuna inandığında
ise buna kalbi dayanmadı."
Bu topraklarda son 20 yıldır yaşananların edebiyatımıza, sinemamıza
ne kadar yansımış olduğu üstüne hiç düşündünüz mü? Topluca sürüklenip
kapatıldığımız inkâr hücrelerinde, ürktüğümüz büyüklerimizin itibarına
halel getirmeden, gerçekliğin kaba sırtını kurguyla tımar edebilmek
mümkün mü? Barbarlığın gasp ettiği dilimizi nasıl geri alacağız?
O dili, vahşi diş izlerinden nasıl temizleyip, hayatımızı farklı
bir düzlemde nasıl yeniden kuracağız?
Herkesin korkmadan ya da korkarak kendi hikâyesini yüksek sesle
anlatması gerek. Ama bana kalırsa öncelikle kalbimizi güçlendirerek
başlayalım.
Ölü olmadığımızı, bunca zulümden sağ çıktığımızı öğrendiğimiz an
bize ihanet etmesin diye.
Yıldırım Türker, Radikal
06.03.2006
|