|
İşiniz dolayısıyla yurtdışıyla sürekli
irtibat halindesiniz. Yabancılar sizce Türkiye'ye nasıl bakıyor.
Gerçekten de olumlu bir hava var mı? -Türkiye'ye biraz dikkatli
bakan yabancı yatırımcılar hep burayı "Fırsatlar ülkesi"
olarak gördü. Ancak yüksek enflasyon ve istikrarsızlık yüzünden
yatırıma girmek istemediler. 150 yıl önce İngiltere Başbakanı Disraeli
tarafından söylenen küçültücü bir söz vardır. "Türkiye yarınların
ülkesidir ve hep öyle kalacaktır."
Yarın hâlâ olmadı mı yani?
-Yoğunlaşan ilgi ve artan yabancı sermaye yatırımları iyiye işaret
ama kuşku var. Yıllarca 100 kilo görmeye alıştığınız dostunuzu bir
gün 70 kilo görürseniz ne düşünürsünüz? Rejim mi yaptı yoksa yaşam
tarzını mı değiştirdi? Her rejimin sonu bellidir.
Eyvah, kadınları kızdıracaksınız, boşu boşuna mı rejim yapıyoruz?
-Maalesef öyle. Her rejimin sonu geriye dönüştür. Yaşam tarzını
değiştirmek ise istikrarlı sürdürülebilir büyümedir.
Yabancıların Türkiye hakkında en merak ettikleri istikrar mı?
-Kesinlikle. Toplumsal fay hatlarımızdaki gerginliğin sürmesi en
büyük endişe.
Yani?
-Milliyetçilik, Kürtçülük, dincilik, laiklik, türban tartışmaları.
Bu dört mesele Türkiye'ye kan kaybettiriyor. Enerjimizi alıyor.
İş yaptığımız yabancıların en sık sorduğu sorular bunlar. Bu dört
sorunu Türkiye'nin acilen çözmesi gerekiyor. İmaj sorunumuz ise
kendi kimliğimizi kabul etmememizden kaynaklanıyor.
Ya ekonomi?
-Deyim yerindeyse ekonominin lokomotifini yenileyemedik. İhracata
yönelik sanayileşme lazım. İhracatı ve sanayi üretimini teşvik etmeyen
bir ortam var. Ayrıca ithalattan ve inşaattan beslenen bir büyüme
ortaya çıktı. Bu da cari açığı beraberinde getirdi.
Tayyip Erdoğan'a kendini anlatma fırsatını verdik
Tayyip Erdoğan'ı Türk burjuvazisiyle tanıştıran isim olarak anılıyorsunuz.
Erdoğan'ı ilk kez üst düzey işadamlarıyla evinizdeki yemekte buluşturmuştunuz.
-Türk burjuvazisiyle benim yemeğimde mi tanıştı bilemem. Ama biz,
işadamları o dönemde Erdoğan'ın ileride çok önemli olacağını görmüştük.
Tabii Erdoğan'ın bu noktaya gelmiş olması kendi yetenekleri ve başarısıyla
ilgili bir olay. Kendisine o noktada ilgi göstermenin doğru olduğuna
inandık. Ben kendisini belediye başkanlığı döneminden tanıyordum.
Siyasi geleceğinin parlak olacağının işaretleri vardı. Yetenekleri
apaçık ortada idi. Kanımca siyaset ve iş dünyasının ilişkilerinin
biraz daha kurumlaşmış olması lazım. Biz de bir siyasetçiye kendini
işadamına anlatma fırsatı tanıdık. Kötü mü olmuş?
Türban büyük sorun Kutuplaşma başladı
Hükümet üyeleri, hatta Başbakan bile zaman zaman "türban bizim
içimizde sorun olduğu kadar yurtdışında sorun değil" mesajı
veriyor. Doğru mu sizce?
-Ben buna katılmıyorum. Biz kendi içimizde çatışma yarattıkça bu
yabancılar için büyük bir sorun. O kadar çok önyargımız var ki kimse
karşı tarafa sahip çıkmıyor. Türkiye'de "Senden benden"
diye iki kutup oluştu. İdeolojik tartışmalar bu iki kutup arasında
gidip geliyor. "Benden olana iş veririm, benden olana imkan
veririm" başlıyor. Afedersiniz tuvaletine göre bile insanları
belli kategoriler içine koyuyoruz. Alaturka mı, alafranga mı?
Rengini belli etmek hikâyesi yani.
-Evet. Tarihimizden, coğrafyamızdan devraldığımız bir durum bu.
Bu nedenle hâlâ kendi kimliğimizi tanımlayıp ortaya çıkarmakta zorlanıyoruz.
Demin "Senden benden hikâyesi" dediniz. Hükümetin kadrolaşmasından
mı bahsediyorsunuz?
-Herkesin kendi anlaşacağı, kendi beğendiği insanları seçmesini
ben normal karşılıyorum. Yöneticiler kendi istedikleri kişileri
seçmezse iyi yönetemez. Ama "İş sendensin, bendensin şeklinde
bir kadrolaşmaya dönüşürse, bu tehlikeli" diyorum.
Bir liderlik konferansında yaptığınız bir konuşmayı hatırlıyorum.
"Çok konuşan lider tehlikelidir. Demirel en tehlikeli liderlerden
biridir" demiştiniz.
-Demirel'in adını anmadan bu konuya girelim isterseniz (Gülüyor).
Güzel konuşan liderler tehlikeli olabilir. İkna yeteneğine sahip
her lider iyi olacak diye bir şey yok. İyi konuşan kendisini istediği
gibi takdim edebiliyor. Oysa takdim ettiği bir görüntüden ibaret.
Daha da ileri gideceğim, iyi konuşanlar etraflarını öylesine etkiliyor
ki... Etrafındakiler bu adam nasılsa her şeyi biliyor diye müdahale
etmiyor. Bu durum tehlikeli tabii. Siyasi hayatımız bu tarz örneklerle
dolu.
Zenginlik virüsü çok tehlikelidir
1.1 milyar dolarlık servetiyle en zengin 14'üncü Türk Bülent Eczacıbaşı
"Babam bu virüsle savaşmak için çok uğraştı. Bizi otoriter
yetiştirdi. Sorumluluk sahibi yaptı" diyor..
Bugün karşımda 1.1 milyar dolarlık servetiyle "Forbes, Dünyanın
En Zenginleri" listesine 14'üncü Türk olarak giren biri var.
Onun bir özelliği de doğuştan zengin olması. Yani gözlerini dünyaya
açtığı anda kendini Eczacıbaşı imparatorluğunun tam ortasında bulmuş.
Ailenin 2'nci kuşağını temsil eden Bülent Eczacıbaşı'ndan söz ediyorum.
TÜSİAD Onursal Başkanı, Eczacıbaşı Holding Yönetim Kurulu Başkanı.
Küçükken önce "İtfaiyeci olacağım" diye tutturmuş, ardından
inci avcılığına merak salmış. "Matematik mi fizik mi okusam"
derken kendini kimya mühendisi olarak bulmuş. Hatırlatmadan geçemeyeceğim,
mezun olduğu Alman Lisesi'nde yüzyılın rekorunu kırmasıyla da meşhur.
Gülerek anlatıyor. "Not ortalamam 10'du. Hani bazen ben hiç
çalışmadım, zekâmla yaptım derler ya bende o durum olmadı. Çok çalışırdım.
İnek denilen öğrenci cinsi var ya öyleydim." Bülent Eczacıbaşı'nın
öğrencilik yıllarındaki titizliği bugüne de yansımış. Röportajdan
önce soruları istiyor, yazılı cevaplıyor. Mümkün olduğu kadar konu
dışına çıkmamaya özen gösteriyor. Bu beni durdurmadı tabii. "Kurallar
yıkılmak içindir" diyerek başladım sorularıma. Bugün farklı
bir Bülent Ezcacıbaşı okuyacağınızı düşünüyorum.
Doğuştan zengin olmak nasıl bir his?
-Güzel bir his tabii (gülüyor). Ama sorunsuz değil. Zengin ailelerin
savaşması gereken bir zenginlik virüsü vardır. Tehlikelidir. Hastalık
gibi bir şey. Hayat için motivasyonunuz eksiktir. Ne için çalışacaksınız?
Para mı? Zaten var. Bu virüse yakalanmamamız için babam çok uğraştı.
HAYATIMDA HİÇ EKSİK YOK
Ne yaptı?
-Bizi çok otoriter yetiştirdi. İlişkilerimiz mesafeliydi. Örneğin
okulda bir başarı elde etmişim, annem akşam yemeğinde babama haberi
verirdi. Babam da "Zaten olması gereken budur" diye cevap
verirdi. Ona "Siz" diye hitap ederdim. Standartlarını
çok yüksek koyardı. Ailede başarısızlığa yer yoktu. Böyle bir hayatın
stres ve baskı yaratmaması mümkün değil tabii. Ben çözümü babamla
yarışmamakta buldum.
Aile şirketinde ikinci kuşak olmanın olumsuz yanları var mıdır?
-
Hem iyi yönleri vardır hem de kötü yönleri. İkinci kuşak işadamlarının
hepsinde aşırı muhafazakârlık tehlikesi vardır. Ya kurucunun gölgesi
altından sıyrılmak için aşırı risk alırsınız, ya da isime zarar
gelmesin diye yatırımlarda bulunmakta zorlanırsınız. İkisini de
dengede tutmakta fayda var.
Forbes'un zengin listesinde yer almaktan gurur duydunuz mu? O kadar
zengin misiniz gerçekten?
-O liste üzerinde fazla düşünmedim. Yaşamımı etkileyen bir durum
değil yani. Mutluluğu ailemde ve işimde bulurum. Günün büyük kısmı
işlerimle ilgilenmekle geçer. Boş zamanlarımı eşimle evde geçirmeyi
tercih ederim. Kalan zamanlarda görsel sanatlardaki etkinlikleri
izlemeyi severim.
Her yıl eşinizle baş başa tatile çıkıyormuşsunuz. Çocuklarınızla
yakından ilgileniyorsunuz. İşinizde ve özel yaşamınızda başarılısınız.
Su sporları yapmaktan hoşlanıyorsunuz, kayağı seviyorsunuz. "Believe
me" (İnan bana) isimli bir atınız var. Şöyle bir bakıyorum
hayatınıza. Ne eksik Bülent Bey?
-Atımın ismini nereden biliyorsunuz (gülüyor)? Hayatımda çok şükür
hiçbir şey eksik değil. Ama iş hayatımda hedeflerim var tabii. Babam
bize sadece bir "Şirketler topluluğu" değil, "Değerler
topluluğu" bıraktı. Bize düşen, topluluğun geçmişte olduğu
gibi gelecekte de başarılı olmasını sağlamak.
İYİ Kİ BANKA KURMAMIŞIZ
Demin "İkinci kuşak muhafazakâr olur" dediniz. Bu yüzden
mi banka kurmadınız?
-Belki bunun da etkisi vardır.Bankacılık furyası olduğu dönemde
bile banka işine girmeyi istemedik. Felakete gittiği çok açıktı
zaten. Sonrasında "İyi ki girmemişiz" dedik tabii. Bankaları
iyi yönetenler de oldu ama bazı kötü örnekler de yaşadık.
İşadamı siyaset ilişkisi sizce nasıl olmalı?
Öncelikle işadamı siyasete uzak durmamalı. Kimse durmamalı. O zaman
ülke yönetimiyle ilgisizsiniz demektir. Bu çok tehlikeli. Türkiye
bugün farklı bir noktaya geldi. Yüksek enflasyondan kurtulduk, hızlı
büyüme gerçekleştirdik. Özelleştirme ve yabancı sermaye girişleri
gibi, çözümünden ümidini kestiğimiz konularda atılım yaptık. Siyasetçilerin
işadamlarına kulak vermesi belki hedeflere çabuk ulaşmada yardımcı
olur.
TÜSİAD-Hükümet gerginliği zaman zaman yaşanır. En son Mustafa Koç,
Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Rektörü Aşkın hakkında açıklama yaptı
diye hakkında soruşturma açıldı. İşadamı siyasete ne kadar karışmalı?
-TÜSİAD kişileri, partileri eleştirmez, konu olarak ele almaz. Politikaları,
fikirleri ve kararları tartışır. Önce durumu kişiselleştirmemek
lazım. Bizim söylediklerimiz genelde muhalefetin hoşuna gider. İktidar
partileri beğenmez. Ama samimiyete inanmak gerekiyor. Açıklamaları
belli bir hedefe yönelik diye algılarlarsa yanlış yaparlar. Alınganlık
yapmamak lazım.
Siz aynı zamanda İlaç İşverenleri Sendikası Başkanısınız. Zehirli
variller hakkında ne düşünüyorsunuz?
-Kesin kanıtlar olmadan bir sektörün zan altında bırakılmasını ve
kuruluşların gündeme getirilmesini doğru bulmuyorum.
Ortada suç duyurusu var ama...
-Tuzla'da toprağa gömülmüş kanserojen fenol maddesinin ilaç endüstrisinde
kullanımı son derece sınırlı. Bu vahim olayın failleri herhangi
bir sektörden olabilir. Bir an önce ortaya çıkarılmasını arzu ediyorum.
KANYON PROJESİ YENİLİKÇİ
Biraz da, Levent'teki fabrikanın yerine kurduğunuz konut, alışveriş
merkezi projesi Kanyon'dan bahsetsek.
-Kanyon'a, fabrika Lüleburgaz'a taşınınca, boş kalan araziyi değerlendirmek
amacıyla giriştik. 250 bin metrekare. Maliyeti 250 milyon dolar,
mimarlık açısından yenilikçi. Alışveriş ya da eğlence amacıyla gelen
yazın terlemeyecek kışın üşümeyecek. Yüksek katlar olmasına rağmen
pencereler açılacak.
Balçiçek Pamir - Bülent Eczacıbaşı ile söyleşi,
Sabah
17.04.2006
|