| |
3 Kasım gecesi AKP Genel Merkezi önünde yaşanan bir olayın bence
çok ilginç ve önemli bir ayrıntısı basına yansımadı.
Olay şu.
Seçim sonuçlarının kesinleşmeye başladığı saatlerde partinin genel
merkezi önünde bir kalabalık toplanır.
Kalabalıktan bazı kişiler tekbir getirmeye başlar.
O sırada partinin önde gelen yöneticileri üst katlardaki salondadırlar.
Tekbir sesini duyar duymaz, aşağıda güvenlik görevlilerine haber
gönderilerek, bu kişiler dağıtılır.
Olayın buraya kadarki kısmını biliyoruz.
Ama bir de bundan sonraki bölümü var ki, onu şimdiye kadar bilmiyorduk.
Parti binasının önünde tekbir getiren kişiler hakkında bir inceleme
yapılır.
Bu inceleme sonucunda şu ortaya çıkar.
En önde tekbir getirenlerden ikisi sabıkalıdır.
Bu olayı şu nedenle önemsiyorum.
Türkiye'de yeni bir döneme başladık.
Toplumun bir bölümü iktidara gelen parti ve yöneticileri hakkında
bazı imajlara sahip.
DÜNYA OLAYI
Siyasi bir parti önünde getirilen ‘‘tekbir’’, bu partinin silmeye
çalıştığı imajı anında eskiye döndürebilecek kadar kuvvetli bir
sembol.
AKP'nin yeni ekibi bunu çok iyi bildiği için, Tayyip Erdoğan Ankara'ya
gelir gelmez, ondan gösteri yapılmamasını söylemesini istedi.
Hatta seçim başarısını kutlamak için daha önceden partinin çatısına
yerleştirilen havai fişeklerin atışından bile vazgeçildi.
Bence iyi de yapıldı.
Partinin önündeki iki sabıkalı kişiye gelince...
Yaşadığımız şu geçiş ortamı hálá hassasiyetini koruyor.
Söz konusu kişilerin bilerek veya bilmeyerek bir provokasyona giriştikleri
gerçek.
O nedenle o iki sabıkalının kim olduğunu ve orada bulunuşlarının
gerçek nedenini merak ediyorum.
Hepimizin çok dikkatli olması gereken bir dönemden geçiyoruz.
Bu dönemde provokasyona gelmekten ve provokasyona getirmekten özenle
kaçınmalıyız.
Gelin artık bunun adını koyalım.
Tayyip Erdoğan ve AKP olayı, bugün artık Türkiye sınırlarını aşıp,
çok önemli bir dünya olayı haline gelmiştir.
11 Eylül'ün yarattığı atmosferde bütün dünya, Türkiye'deki bu tecrübeyi
dikkatle ve bozmamaya gayret ederek izliyor.
Giscard d'Estaing'in o manasız provokasyonuna Avrupa'nın verdiği
cevaba bakarsanız, bu söylediğimin ne anlama geldiği daha iyi anlaşılır.
Tayyip Erdoğan, 3 Kasım akşamından bugüne kadar dikkatli bir üslupla
gidiyor.
Ayrıca ilk akşam yaptığı konuşmada söylediği, ‘‘Herkesin hayat tarzına
saygılı olacağız’’ sözlerine sadık olduğunun ilk işaretlerini de
veriyor:
Berlusconi ile yapacağı görüşme için orucuna bir gün ara vermesi,
dün uçakta içki servisi yapılması basit birer şov olarak değerlendirilemez.
TÜRBAN DA CHP'DEN
Bunlar bana göre ciddi niyet işaretleridir.
Ancak hassas bir noktanın altını da şimdiden çizmekte yarar var.
Erdoğan bugün için sadece kendisinin değişmediğine inanan kesimlere
yönelik adımlar atıyor.
Bunları yaparken, kendisinden öteki yönde beklenen bazı açılımları
da yapması istenecektir.
Mesela üniversitelerde türban yasağının kaldırılması.
Ben bu konuda ilk adımın da CHP'den, hem de çok fazla vakit geçirilmeden
gelmesinin yararlı ve yapıcı olacağına inanıyorum.
Tabii bu arada İstanbul Belediye Başkanı'ndan da yıllardır beklediğim
adımı atmasını isteyeceğim.
Hidiv Kasrı ve öteki tesislerdeki içki yasağını kaldırma zamanı
geldi.
Ecevit yüzde 42 ile hükümet olamamıştı
YÜZDE 34 çoğunluk ne anlama geliyor? Burada demokrasi açısından
cevaplamamız gereken soru şudur:
Bu ezeli çoğunluk nasıl kullanılacaktır? ‘‘Ben kimseye sormam, kimseye
danışmam’’ tavrı ile mi, yoksa buna rağmen ‘‘bir uzlaşma zemini’’
arayarak, gerçek anlamda toplumsal mutabakat zemini yaratarak mı?
Ben bu tartışmaya ışık tutabilecek iki gerçeği hatırlatmak istiyorum.
Tayyip Erdoğan'ın AKP'si bugün yüzde 34 oy ile Meclis'te 363 milletvekilliği
kazanmıştır.
1977 yılında Ecevit'in ‘‘Karaoğlan’’ olarak aldığı oy ise yüzde
42'dir. Ve o Ecevit 1977'de yüzde 42 oy ile, Meclis'te bırakın Anayasa'yı
değiştirecek çoğunluğu, basit çoğunluğu bile sağlayamamış ve hükümeti
tek başına kuramamıştı.
O nedenle ‘‘çoğunluk’’ kavramı iradeyi temsil etmekle birlikte izafi
bir kavramdır.
Yine o nedenle bizzat AKP'lilerin söylediği şu söz son derece gerçekçidir:
‘‘Bu ülke sadece aritmetik çoğunlukla yönetilemez.’’
Daha doğrusu yönetilmeye çalışılmamalıdır.
Ertuğrul Özkök, Hürriyet
14.11.2002
|