'Analar Perihan'ı desteklemeliydi'

 

Vicdani ret konusundaki görüşlerinden ötürü hapis istemiyle yargılanan Perihan Mağden'i duruşma günü yalnız bırakmayan Ayşe Kulin, adliye koridorlarındaki dehşet saatlerini anlattı..

Perihan Mağden
"Vicdani kanaat Anayasamız'da dokunulamaz, sınırlanamaz, tartışılamaz, kınanamaz, kısacası devlete ve kurumlarına hiçbir müdahale olanağı tanımaz bir temel hak olarak nitelendirilmiştir. Köşe yazarı olarak kanaatlerimi ifade etmem işimin doğal parçasıdır."

Ayşe Kulin
"Hiç susmadan bağıran, hakaret ve küfür eden gür sesli kadının ve ona yandaşlık eden adamın kışkırtmaları sonucu, adliye koridorlarını dolduranlar, Perihan'ı ve yanındakileri parçalayabilirlerdi. Çünkü bizi gözü dönmüş Türk düşmanı zannediyorlardı."

Anlamak ne zamandan beri suç?

Vicdani Ret İnsanlık Hakkıdıryazısından dolayı yargı önüne çıkarılan Perihan Mağden, vicdani retçileri anlıyor diye kışlalar boşalmayacak ki....

Anlaşılıyor ki, bir kişinin ahlaki tercih, dini inanç, felsefi görüş ya da politik nedenlerle askeri eğitim ve hizmette bulunmayı, silah taşımayı ve kullanmayı reddetme ihtimali hiç düşünülmemiş bu topraklarda... Yasaların durumu, bunu açıkça gösteriyor. Sıradan vatandaşın da içi rahat değil. 'Her Türk asker doğar' efsanesinin yıkılmasına razı gelmiyorlar topluca. Vicdani ret hakkını kullanmak isteyen insanlarsa, omuzlarını şımarıkça silkip 'bana ne, bana ne' yapan insanlar değil. Ağırbaşlı bir istekleri var aslında. Bir de konuya 'şerefsizlik' olarak bakan küf kokulu muhafazakarlarımıza, askerlik yapmayı reddeden insanların ret haklarının olabileceğini hatırlatan yazarlar var. Perihan Mağden onlardan biri.

ŞİDDETTEN ARINMAK
TCK'nın 318. maddesinin 1 ve 2. fıkralarında 'Halkı askerlik hizmetinden soğutacak etkinlikte teşvik veya telkinde bulunanlara veya propaganda yapanlara 6 aydan 2 yıla kadar hapis cezası verilir' diyor. Perihan Mağden'in eylemini; yani 'kanaat'ini karşılıyor mu bu maddede yazılanlar? Yargı karar verecek!! Vicdani ret hakkını kullanmak isteyenlerin toplumsal hayatımızın ve insan ilişkilerimizin dengesini bozan hiyerarşiyi, ayrımcılığı, şiddeti kastettiklerini, kendi hayatlarını tam da bu unsurlardan temizlemek istediklerini kabul edememek, anlamamaktan kaynaklanabilir. Ama Perihan Mağden anlıyor. Anlamak ne zamandan beri suç? 7 Haziran duruşma günü evinden çıkan yazar Mağden'e, Adliye Binası'nda Şehit Anneleri Derneği Başkanı Pakize Alp Akbaba 'Cariye', diye bağırılabiliyor. Oysa Perihan Mağden vicdani reddin bir insan hakkı olduğunu söyleyerek, kendisine bağıran anaların çocukları savaşmayabilsin, yani ölmesin, öldürmek zorunda kalmasın istiyor. Sonra da 'Cariye' oluyor. Perihan Mağden olsa olsa analık güdülerini entelektüel birikimiyle kucaklaştırabilmiş bir konumda bizce.

Ayşe Kulin, Mağden'in duruşma saatlerini anlattı
Buna benzer bir şaşkınlığı bir kere daha yaşamıştım ben. 6-7 Eylül olayları, benim on iki yaşıma denk gelmişti. Akşam üstüne doğru, anneannemle birlikte Arnavutköy'den Maçka'ya dönmekteydik. Kendimizi birden ağzından nerdeyse salyalar akan, kudurmuş bir kalabalığın içinde bulduk. Avaz avaz bağırıyor ve önlerine çıkan her şeyi paramparça ediyorlardı. Yıllarca bu insanları neyin, nasıl bir şeyin bu denli kızdırmış, asırlarca birlikte yaşadıkları komşularının, mahalledaşlarının, hemşerilerinin mallarına ve canlarına zarar verecek derecede zıvanadan çıkarmış olduğunu anlayabilmeye çalışmıştım. Arkadaşım ve meslektaşım Perihan Maden'i, sevimsiz mahkeme koridorlarında yalnız bırakmamak adına, onunla birlikte Adliye'ye gittiğim 7 Haziran 2006 tarihi de kolay kolay silinemeyecek belleğimden. Çünkü ben, yarım asır önce yaşadığım 6/7 Eylül'ün, o dehşet gününün tohumlarının serpilişine, sulanışına, gübrelenişine nihayet o gün şahit oldum. İnsanlar nasıl azdırılır, nasıl baştan çıkartılır, düşünce mekanizmaları nasıl yok edilir ve 'öteki'nin üzerine nasıl saldırtılır, şimdi biliyorum artık. Gördüm, yaşadım, öğrendim. Gerçi çarşamba günü kimse bize saldırmadı, kimse bedenimize zarar vermedi. Ama eğer 25- 30 kişilik kalabalık, çelik zırhlı toplum polisleriyle çevrelenmemiş olsalardı, o gün orada bir buçuk saat boyunca hiç susmadan bağıran, hakaret ve küfür eden gür sesli kadının ve ona yandaşlık eden adamın kışkırtmaları sonucu, adliye koridorlarını dolduranlar, Perihan'ı ve yanındakileri parçalayabilirlerdi. Çünkü onları, gözü dönmüş Türk düşmanları zannetmeye başlamışlardı. Oysa gözü dönük düşmanlar bizlerdik... Bu vatanı en az onlar kadar çok seven yazarlar, gazeteciler, yayıncılardık. 6/7 Eylül olaylarında sopalarla evlere, dükkânlara ve insanlara saldıranların nasıl galeyana gelebilmiş oldukları, şimdi artık, bir bilinmez değil benim için. Biz Sultanahmet Adliyesi'ne saat 10 sularında girdik. Kapının önünde başı kalpaklı, göğüsleri İstiklâl Madalyalı bir kaç erkek ve birkaç hanım bekleşiyordu. Biz içeri girerken, hanımlardan biri, Perihan'a "Benim oğlum askerlik yaptı ve ben onunla çok iftihar ediyorum," diye bağırdı.

'YALAN SÖYLEMEYELİM'
"Yazımı okumamış," dedi Perihan. İçimden, "Belki de okumuş, ama anlamamış," diye geçirdim, "senin ne yazdığını anlamak kolay değil çünkü!" Perihan söz konusu yazısında, Türk gençleri askerlik yapmasın, demiyordu. Sadece, ilkesel olarak kimseyi öldürmek istemeyebilecek birkaç kişi çıkarsa eğer, (çünkü askerlik icabında savaşmayı ve düşmanı öldürmeyi de gerektiren bir durumdur ve nitekim böyle bir kişi de varmış), bu kişiler doktor raporu alıp yalan söyleyeceklerine, gerçek nedenlerini söylesinler ve vatan borçlarını yine vatan için bir başka işte çalışarak ödesinler, diyordu. Ben de Perihan'a yalan söylenmemesi konusunda katılıyordum. Sürekli yalan söyleyen, kitabına uyduran bir topluma dönüşmüştük.. Orta ve liseyi bitiren öğrenciler son yıllarını rapor alarak dershanelerde geçiriyorlardı. Bu yalan raporları herkes biliyordu. Herkes her şeyi biliyor, ama bilmemezlikten geliyordu. Bence bir milletin ahlâk kaybı, toprak kaybı kadar vahim bir durumdu. Yukarı çıktık. Kapıdaki kalabalık çoğalarak peşimizden geldi. Ellerinde Türk bayrakları vardı. Biz bir köşede duruşma sıramızı beklemeye başladık. Birden " ŞEREFSİZLER" diye bir çığlık yükseldi. Bir kadın, gür ve tiz sesiyle avaz avaza bağırmaya başladı.. UŞAKLAR... SATILMIŞLAR... AMERİKAN UŞAKLARI... İSRAİL UŞAKLARI... PKK OROSPULARI ( Orospu kelimesini kullanmaması ikaz edilmiş olacak ki, bir iki sefer sonra bu sözü, CARİYE ile değiştirdi. APO'NUN CARİYELERİ... Sizi istemiyoruz. Defolun! Hepiniz Amerika'ya gidin! Satılmışlar! "

'UNUFAK ETMEYE MERAKLIYIZ'
Birden gülmem tuttu. Amerikan antipatisi Irak savaşından beri, iyiden iyiye nefrete dönüşen Perihan'a ne yakıştırmaydı ama, Amerikan Uşaklığı!! Kalabalıktan biri, "Kim bu bağıran kadın" diye soracak oldu. Kadının sesini bir erkek sesi bastırdı. "O kim midir? O, bir şehit anasıdır!!!" Yabancı basın mensupları, bu şehit anasının niye bu kadar kızgın olduğunu soruyorlardı. Madem evlâdını kaybetmiş, Perihan'ı desteklemesi gerekmez miydi? Ayrıca Perihan'ın bir konuda fikrini beyân ettiği bir yazı yüzünden neden mahkemelik olduğunu da soruyorlardı. İçimden siz kendi saçmalıklarınıza bakın demek geçiyordu, size ne lan, biz sizin bildiğiniz milletlerden değiliz! Ama sakin sakin, hiç önemli bir şey yokmuş gibi yanıtlamaya çalışıyordum. Bir yandan da düşünüyordum. Bizler, biz Balkanlarda, Anadolu'da ve yakın doğuda yaşayan insanlar, kendimiz gibi düşünmediğine, tıpatıp kendimiz gibi olmadığına inandığımız kişileri yok etmeye, mahvetmeye, unufak etmeye neden bu kadar meraklıyız? Neden örneğin Sırplar sırf başka bir dinden oldukları için yüzyıllarca birlikte yaşadıkları Boşnaklara kıydılar? Neden Yunanlılar'la bir türlü yaralarımızı saramıyoruz? Neden Ermeniler kendi katkılarının büyük olduğu bir faciayı unutmamakta bu kadar ısrarcı? Neden bir şehit anası, başka çocukların kanı akmasın diye çabalayacağına, ufacık tefecik bir kadın yazarı sırf bir gencin savaşmama hakkını koruduğu için, parçalamaya hazır? O kadın yüreğinin derininde barış, sevgi ve huzur istemez mi? Savaşmak yerine anlaşarak çözüm üretmek de mümkünken, niye kan dökmeyi tercih eder? Niye hiç tanımadığı insanlara en ağır hakaretleri yağdırır ve etrafındakileri şiddete davet eder? Benim şimdi de bir süre bu sorulara yanıt arayacağım belli oldu. Ben yanıtlarımı ararken, kanı fokur fokur kaynayan mantıksız ve duygusal vatandaşlarıma, şiddete çağrı yaparak, hakaret ve küfür ederek Türklüğe hizmet edemeyeceklerini hatırlatıyor, Tanrının onlara sağduyu, iyiniyet, insaf biraz da akıl bahşetmesini diliyorum. Ve Perihan'ın yazısını bir kere daha dikkatle okumalarını tavsiye ediyorum, onca bağrışmanın, haykırmanın, kışkırtmanın nasıl da gereksiz olduğunu görebilmeleri için.

Savunmanın tam metni

"Vicdani Red Bir İnsan Hakkıdır" başlıklı Yeni Aktüel dergisinde 25 Aralık tarihinde çıkan yazım için, "Halkı askerlikten soğuttuğum" gerekçesiyle Savcılık Makamı'nın üç yıla kadar hapis isteğiyle yargılanıyor olmama da inanamıyorum, bu nedenle oturup kendimi savunma gailesi ile bu yazıyı kaleme almak zorunda kalmış olmama da. Zira yazımda kendimi savunmak amacıyla söyleyebileceğim her türlü bilgi ve argüman mevcut. Bu yazının "halkı askerlikten soğutmak" gibi mesnetsiz bir iddiayla hiçbir alakası yoktur ve yazı DİKKATLE okunduğu zaman bu açıkça görülmektedir. Söz konusu yazım yalnız ve yalnızca vicdani reddin bir insan hakkı olması halini savunmaktadır. O kadar. Ne bir eksik, ne bir fazla. Burda daha 1970'lerde Birleşmiş Milletler tarafından tanınan bir haktan söz ediyoruz. Avrupa Konseyi'ne üye 46 ülke arasında YALNIZCA Türkiye'nin ve Azerbaycan'ın tanımadığı bir haktan. Ermenistan'ın dahi tanımış olduğu, yaygın kabul görmüş bir insan hakkından. Bir köşe yazarı olarak düşünce ve kanaatlerimi ifade etmem benim işimin doğal bir parçasıdır ve haydi şöyle ifade edeyim: Düşündüklerimi sarih bir şekilde ifade etmek karşılığında maaş alıyor, geçimimi temin ediyorum. Bunu da doğru dürüst gerçekleştiriyor olsam gerek ki, sekiz buçuk yıldır köşe yazarıyım. Gerek Genelkurmay'ın hakkımda yapmış olduğu suç duyurusunun, gerek savcılık makamının hakkımda bu davayı açmış olmasının ORANTISIZ BİR GÜÇ KULLANIMI olduğu kanaatindeyim. Demokrasilerde, hem işleri düşünce ve kanaatlerini belirtmek olan kişilerin (diyelim: gazetecilerin) hem de tek tek tüm vatandaşların kanaat özgürlüğünün Anayasal güvence altına alınmış olduğunu belirtmek isterim. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak bunun böyle olduğuna inanmak istediğimi, dahası inandığımı da ilave etmek. Vicdani kanaat, Anayasamız'da dokunulamaz, sınırlanamaz, tartışılamaz, kınanamaz, kısacası Devlet'e ve kurumlarına hiçbir müdahale olanağı tanımaz bir temel hak olarak nitelendirilmiştir. Hatta Anayasamızın 15. maddesinde dahi yani ülkenin yaşam savaşı verdiği zamanlarda dahibu hakka dokunulamayacağı belirtilmektedir. Vicdani Reddi savunmak, benim hem hakkımdır, hem de işimin tanımı gereği görev alanıma girmektedir. Ben düşüncenin suç olmaktan çıkarıldığı bir ülkede yaşamak istiyorum. Bana açılan ve hiçbir şekilde kastım olmayan bir iddiaya dayandırılan bu dava; yurdumuzda düşüncenin, düşünmenin, vicdani kanaatlerini belirtmenin suç olmaktan çıkarılmasına herhangi bir katkıda bulunacaksa, bu çileyi de hakikaten sevgi ve sevinçle çekerim. Zira benim yurtseverlik tanımım; yurdunu hakikaten sevenlerin, en temel hak ve özgürlüklerin tanınması için, elini taşın altına sokması gerekliliğine dayanıyor. Yargılanmama neden olan yazımın yurtsever bir yazı olduğuna inanıyorum. Ve dramatik ama yürekten bir son olacak: Buyrun elim, taşın altındadır.

Pazar, Sabah
11.06.2006